New York City , NYC: 101

2016-09-26-12-44-18New York City (NYC) ’i yazmak, anlatmak, şurada şunu yapın, bunu muhakkak görün demek öyle kolay değil. Şehir, filmlerden, şarkılara birçok esere konu olmuş ve gidip görünce iyice netleştiği üzere, pazarlaması, halkla ilişkileri şahane yapılmış bir şehir. “Taşı, toprağı altın” tabiri var ya bizde. NyC için de bu deyişi biraz evirerek kullanabiliriz, “taşı, toprağı altınmışçasına” sunulan bir şehir. Alicia Keys’in satırlarından alıntıyla “Hayallerin inşa edildiği tam bir karmaşa şehir, imkansızın yapılamazın olmadığı” . Kalabalık, koşturmacalı bir şehir. Metrosuyla vardırmaktan ziyade, insanı kaybolmuş hissettiren. Bunların dışında ışıl ışıl, her yeri bir ‘alem’ olan, ne ararsan bulduğun bir dünya başkenti.

Sınırlı bir zaman için New York City keşfi yapılıyorsa, eminim ki yetmeyecek. İlk gidiş, NyC 101 gibi düşünülebilir, yani bu ilk gidiş şehrin temel özelliklerini, yerlerini, şehir yapısını, blok sistemini, metrosunun nasıl kullanılacağını ve yaygın tabirlerini öğrenmek gibi görülebilir. Bizim için öyle oldu orası kesin.

Öncelikle New York değil, New York City diyoruz, çünkü New York bir eyalet, New York City ise bahsi geçen şehrimiz. Beş bölgeden/ bölümden oluşuyor bunlara İngilizce Borough deniyor;

1. The Bronx
2. Queens
3. Staten Island
4. Brooklyn
5. Manhattan

Turist odağı olan kısım Manhattan desek yanlış olmaz, burası bir yarım ada. Karşısında Staten Island var, köprülerle güney batı kısmı New Jersey’e, güney doğusu kısmı Brooklyn’ e bağlanıyor.

Elimizde basılı haritayla gezmek yerine, biz Google Maps’i tercih ettik. İnternete bağlı olduğunuzda, haritayı açıp, New York haritasına detaylıca baktıktan yani haritayı yükledikten sonra offline kullanmak mümkün. Offline olarak yol tarifi vermese de sıklıkla wi-fi noktası bulunabildiğinden o konuda da sorun yaşamadık. Olmazsa olmaz diğer aplikasyon da NYC Subway, yani metro ağını detaylıca gösteren uygulama.

Yapılacak ilk iş, gider gitmez Metrocard almak. Kredi kartı ile de alınabiliyor. Haftalık kart, kişi başı 32 $. “Bindikçe yükleriz” mantığı astarı yüzünden pahalıya gelen bir mantık. Bu nedenle acımadan alınmalı.
New York pahalı bir şehir. Dolayısıyla neler yapmak istediğinize de bağlı olarak birazcık değişkenlik gösterse de TL’nin 3 katı olması, cep dostu olmadığını da gayet net bir şekilde açıklıyor.

Keşfe gelirsek; biz keşfimize Brooklyn tarafında kaldığımız için Manhattan’a Brooklyn Köprüsü’nden geçerek başladık.  Gün batımına da denk gelince, biraz romantik, bolca sanatsal fotoğrafla taçlandı keşfimiz. Köprünün yaya kısmı bisikletlere de açık ve çok turistik bir nokta olduğu için biraz dikkatli olmak gerekiyor, bisikletliler yollarını işgal edince kızıyor, göze her an bir selfie çubuğu girme tehlikesi de hemen her daim yaşanıyor.

Köprüden çıktığımız gibi yönümüzü en uzun en pırıltılı binayı takip ederek bulduk;  One Trade Center. Yıkılan ikiz kulelerin oraya yapılan binanın hemen alt kısmında 11 Eylül için yapılmış anıtsal alanlar var. İkiz kulelerin olduğu iki ana temelde, iki havuz var. Burayı, gece ışıklı halde görmek epeyce görkemli. Yapılar çok büyük olunca ve neler 2016-09-25 19-30-13.JPGolduğunu hatırlayan bir hafızam da olunca, benim için ürkütücü bir deneyim de oldu. Duygu dolu ve ürkütücü. Havuzun çevresinde faciada hayatını kaybedenlerin isminin yazılı olduğu metal plakalar var ve her daim buralara minik notlarla iliştirilmiş çiçekler var, “teşekkür” içerikli mesajların çoğu.  9/11 müzesi de var bu alanda. Bir de Oclupus var ki, görmek lazım, dışardan ihtişamlı olduğu gibi, içerden de kocaman ve bembeyazlığı ile büyüleyici. İçeride mağazalar var ve metro bağlantısı var. Biz de buradan metroya binip, 23. Cadde’ye doğru yol aldık. Dikkatimizi çeken şeylerden biri de; etrafta üniformalarıyla sıklıkla asker görmek mümkün. Adeta şehrin sembolü olmuşlar. “Koruma” amaçlı duruyorlarmış ama turistlerle de fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyorlar, epey de güler yüzlüler.

23.Cadde deyince akla gelmesi gereken Flat Iron binası (Düz Ütü), köşe bir bina, zamanın en yüksek binasıymış. Bu bölge alışveriş için diye düşünülebilir. Biz, keşfe akşam devam ettiğimizden, 23. Cadde’nin 5.Avenue kesişiminden kuzeye, Empire State’in ışıklarına doğru devam ettik. Bu bölge Mid-Town diye geçiyor. Manhattan’ın orta bölümü, en turistik bölümü. 23’ten yukarı doğru 42. Cadde’ye Times Square’e kadar gitme hedefindeyken, şuraya da bakalım buraya da bakalım derken, hedeflemeden Chrysler Binası’na bakıp, Grand Central Station’a da gittik. Bence Chrysler binası, New York’taki en zarif, estetik bina. Filmlerden midir, nedendir bilemeyeceğim kendisine açık ara hayranım. Grand Central Station’a da benzer hisleri duyarken, ilk göz göze gelişimiz büyüleyiciydi. Yüksek yüksek binaların arasında, karanlıkta tüm heybetiyle bizi zarifçe selamladı, selamlamakla da kalmayıp, içeri buyur edince, ihtişamlı tavanı ile tüm derinlik algımız allak b2016-09-25-22-34-45ullak oldu. Büyülenmiş halde biraz dolaştık, trenimizi bekliyormuşçasına. Gar’ın içinde basamaklarda bir bar ve restoran da var, içerde uzun uzadıya keyif yapma imkânı tanıyan. Bir büyülenmişlikten diğerine koşuyorduk! Kendimizi Times Square’de bulduğumuzda, saatler durdu. Gecemiz gündüzümüze karıştı. Reklam panolarının ışıltısı, insanların enerjisine karışmış haldeydi. Basamaklarda oturup, uzun uzun etrafı seyrettik. Bu meydanda Hard Rock Cafe, M&M (bildiğimiz şeker olan), Hershey (çikolata & şekerlemeci) mağazası, Times Square’e özel bardaklarıyla Starbucks var. Yani reklam panolarının dışına çıkan bir pazarlama harikası burası. Broadway şovları, müzikalleri de hemen yanı başında. İlk geceyi istemeyerek de olsa ışıl ışıl orada bitirdik.

Ertesi günün açılışını denizden NYC manzarasıyla yapalım diyerek, Battery Park’ta yaptık. Burada önemli bir nokta var, eğer Özgürlük Heykeli’ni adasında görmek için Liberty Island feribotuna binilmesi gerekiyor, kendisi ücretli. Diğer seçenek “manzarası yeter, hem uzaktan fotoğraflamak daha şahane” deniyorsa, Staten Island feribotuna binilip, gidiş dönüş bol bol vapur keyfi yapılıp, fotoğraf çekilebilir, toplam git-gel 1 saat sürüyor ve en güzel kısmı ücretsiz. Her yarım saatte bir var sanıyorum. Staten Island’da hiç vakit geçirmeden doğruca Manhattan’a geri döndük. Lower Manhattan yani Manhattan’ın en güney kısımları, (ucunda Battery Park var) Wall Street’in olduğu, Borsa’nın olduğu, One Trade Center’ın olduğu alan. Boğa Heykeli’de burada, manalı manasız görülebilir.

2016-09-26-17-17-28

Bizim bugünümüz tamamen, şehrin tepeden, denizden keşfine adandığı için, buradan sonra soluğu yine MidTown’da Top of the Rock’ta aldık. Yine burada da bir seçim konuşuyor. Empire State’e dışardan bakmak mı içinde olmak mı diye. Biz onu manzaraya dahil etmeyi seçip, Central Park manzarasını da görebileceğimiz, Top of the Rock’ı seçtik, şehre kuşbakışı bakmak için. Kişi başı 32$ da burada cepten çıktı. Sistemi güzel kurmuşlar, saatle alıyorlar yukarıya. Biletin üzerinde çıkılması gereken saat var, yukarıda istenildiği kadar kalınabiliyor. Yukarısı da 3 katlı, en üst teras gibi olan kısım, camlarla çevrenlenmeden çıplak göz şehri görmek için. Akşamüstüne bu keşfi denk getirmek, ışıltılı bir NYC de görmek için ideal.  Yine yakın çevrede Bryant Park, bana bir başka huzur, keyif veren bir yer oldu. Şehrin çok ortasında, Mid Town’da bir park, hemen New York Halk Kütüphanesi’nin de yanında. İster çimlerde otur, ister masalarda bir yaşam alanı sunuluyor burada insana. Biz akşam vakti gitmemize rağmen ışıl ışıl, pırıl pırıldı. Bayıldım.

2016-09-26-20-54-43

Bryant Park 

Elbette, şehirde yüksek binalardan sıkılmak da epey doğal. İnsan sahiden özellikle Wall Street civarında güneşi bir daha hiç göremeyeceğini sanıyor. Bu durumda derde deva olan kısımlar, Soho, Greenwich Village, Little Italy, Chinatown tarafları. Bir de Brooklyn tarafında Williamsburg var. Hangisi nerede başlıyor, nerede bitiyor benim kafam biraz karıştı, yalan değil. Kendime göre basit bir formülasyonum da oldu gezerken.

Chinatown’u hemen alfabeden çıkarmak mümkün, kocaman bir anıt var arkasında Manhattan Bridge ile bağlanıyor. Bizim için pek keyifli deneyimlerden biri Chinatown’da bir çin süpermarketine girmekti. Hemen neredeyse bir arka sokağı, yeşil, kırmızı, beyaz hakimiyeti göze çarpıyorsa, işte orası Little Italy. Bizim şansımız, San Gennaro sokak festivaline denk gelmemiz oldu. Epey güzel bir keyif yaptık. Cannoli’mizi yedik. Amerika kıtasının ilk pizzacısı Lombardie’s de bir pizza keyfi yaptık. Biraz daha ilerleyip Spring St. Metro istasyonuna doğru geldiğimizde ise SoHo’dayız.  Havası başka buranın. Özellikle yaygın olarak içeriden mis kokular gelen leziz dükkânlar, butik mağazalar burayı tanımlıyor. Keşifle bulduğumuz Once Upon a Tart bunlardan sadece biriydi. Bir akşam da Boqueria’da tapas yedik. Soho için küçük alanlarda, lezzetli anlar, şen kahkahalar desek yanlış olmaz sanıyorum. Greenwich Village ise Washington Square Park civarı, New York Üniversitesi’nin çevresi. Washington Square Park’ta oturup, sokak müziği dinlemek, fıskiye sesinde keyif yapmak da parklı tavsiyelerimden biri olabilir.  Gece eğlencesi anlamında da Stonewall, bir tavsiye. East Village tarafında bir gay bar, tabi “bastığın yeri, gay bar deyip geçme, tanı” demek de lazım, zira kendisinin Amerikan tarihinde önemli bir yeri var, bir başkaldırı simgesi halini de almış. Filmini bulup izlemeli! Biz gittiğimizde barın Huysuz’u bingo oynatıyordu, kahkahalar havada uçuşurken, barmen “tatlım, balım” diyerek bize servis yapıyordu. Haftaiçi de olduğundan fazlaca samimi, keyifli bir ortam vardı.  Bölgeler arasında en sevdiklerimizden biri de Greenwich Village’a bitişik, Chelsea oldu.Burada bulunan,  Chelsea Market insanın iradesini zorlayan bir lezzet karargâhı. High

2016-09-27-18-15-30

High Line 

Line ise bu bölgeye biraz daha yüksekten baktıran, adım başı bir sanat eseri ile karşılaşılabilen eski bir tren yolu. Biz sadece Chelsea Market’e yakın olan ucunda biraz vakit geçirebildik, hatta gün batımında keyif yaptık, soluklandık desek daha doğru olur.

Williamsburg ise Brooklyn tarafında, yani Manhattan’ın karşı kıyısında,  daha alternatif bir yer. Benim zihnimde, çok genç, rahat bir yer olarak yer etti.
2016-09-27-14-26-30NYC’de geçen bir günü de muhakkaktır ki Central Park’a ayırmak lazım. Bu karmaşanın, büyüklüğün içinde tam bir kaçış alanı. Anlatılmaz yaşanır diye bu kısmı hızlı geçeceğim. Benim için Bethesda Çeşmesi’nin olduğu alan, “o” alan ve “O’nunla keşfedilen”.  Hayallerin gerçek olduğu, şükrün yetmediği, dünya’m’daki cennetten bir köşede hissettiğim.

Bir de o cennet köşede biraz kültürel aktivite yapalım denirse ki biz kafaca bedence yorgunluktan diyemedik, Metropolitan Müzesi burada. Bağış sistemi ile ziyaretçi kabul ettiği için, “gönülden ne koparsa” kadar bi giriş ücreti var. National History Müzesi, Guggenheim Müzesi de parkın doğu, batı taraflarına konuşlanmış durumda.

Cennet deyip durmuşken, kesinlikle cennet’im’de ikramlıklar için 2016-09-27-15-29-59Magnolia Bakery ile çalışırdım. Dükkânlarının güzelliği, ferahlığı dışında en ünlü oldukları lezzetleri muzlu pudingleri, biz ilk kez geldiğimizi söyleyince ikram ettiler. Tabii ki cupcake ve cheesecakelerini de yedik. Pişman değiliz.

Madem lezzet kısmına bir şekilde girdim, Halal Guys’tan ve Katz’s Delicatessen’dan bahsetmeden olmaz.

Halal Guys bir sokak lezzeti. 53. Cadde ile 6. Avenue kesişiminde ve hatta tüm köşelerde var. Artık o kadar bilinir olmuşlar ki, sahiden NYC’ye gidiyorsanız  “yemeden gelmeyin”e dönüşmüş lezzetleri. Et, Tavuk ve Falafel opsiyonları var, bunu epeyce büyük bir porsiyonda pilavla veriyorlar. Türk lezzeti ile karşılaştırmak çok doğru değil, burada et de tavuk da mini mini halde neredeyse kıyma kıvamına getirilerek servis ediliyor.

2016-09-28-12-12-28Katz’s ise bir dükkân, ama ne dükkân! Duvarlardaki fotoğraflarda herkesler var. 2nd Avenue metro istasyonuna yakın. Pastrami mabedi. Burası da Musevi bir aile işletmesi. Hal böyle olunca bizim bilemeden sorduğumuz  “domuz mu ?” sorumuza, “burada hiçbir şey domuz değil” diye cevap almamız gayet normaldi. Girerken fiş alınıyor, çıkışta ödeme yapılıyor. Pahalı bir yer diyeceğim ama aslında hakkını alıyorlar. Eğer bir sandviç bir kişi başı ısmarlanırsa, zaten kişi başı 1 kg et düşüyor desem abartmış olmam herhalde. Öyle büyük ki porsiyonlar, biz ettik siz etmeyin diye anlatıyorum. Kişi başı söylemeyin, iki kişi bir tane söyleyin, yer kalırsa tekrar alın !

Büyük porsiyondan devam edip, bir de Carmine’s’ı anlatmalıyım. Upper West Side tarafında bulunan bu şahane İtalyan restoranında “doymak” yerini “tıka basa doymak” hissine bırakıyor. Elbette sipariş edilen ve yer kalmadığından yenemeyenler, paket yapılabiliyor. Salatası, lazanyası, kalamarı hangi birini anlatsam bilemiyorum. Afiyet olsun diyerek, direkt konuyu kapasam iyi olacak.

Alışveriş kısmına da minicik değinmek gerek elbette. New Jersey tarafında şu meşhur outlet Woodburry var. Şehirden arabayla yakalaşık 1,5 saat uzaklıkta. Yani biz ihtiyaç odaklı olduğumuzdan, çok dağılmadık ama insan “almalı daha çok almalıyım” psikolojisine rahatlıkla girebiliyor. Kanımca dolar/TL talihsizliği nedeniyle de özellikle tekstil üzerine alım yapmak biraz saçma hele de çılgın bir indirim dönemi değilse. Ayrıca T.J Maxx , Marshalls gibi şehir içi alışveriş yerleri varken açıkcası Outlet’e gidip gün öldürmeye değer mi bilemedim. Yani önceliğe bağlı olarak karar verilmeli. Buralarda hemen her gün yeni ürünler geliyor ve özellikle Clearance kısımları takip edilirse, pek de uygun fırsatlar bulunabiliyor. 

Genel kanıya gelecek olursak; biz New York City’e Toronto’dan geldiğimizden olsa gerek, İstanbul’u aratmayacak o kalabalık, çeşitlilik, koşturmaca epey yorucu geldi. Hal böyle olunca, Toronto’ya dönerken mutluyduk, aklımız ardımızda çok kalmadı. Bir de şehri genel olarak temiz bulmadık. Bu karman çormanlıktaki yayın kokular çiçek kokuları değildi, özellikle de metro istasyonlarında. Gelinir, gezilir ama yaşanmaz hissiyatı ile ayrıldık şehirden. İstanbul’da ikamet ederken, bizce NYC’de yaşama tercihi, “yağmurdan kaçarken, doluya tutulmak” hissi ile eş değer. Çok güzel, keyfi güzel, seçenekleri güzel, ruhu güzel ama turistsen güzel gibi hissettirdi bize.

Ben biraz çalışıp, gitmişken bile biraz kaybolmuş hissettim yalan değil ama şu teşekkürü de borç bilirim ki, “ailecek severek izlediğimiz” Çok Gezenti programının biricik, Burak ve Seda Akkul’unun New York City çekimini 3.kez not tutarak izleyince, epey faydası oldu gezimize. Gezerken de sıklıkla Burak ve Seda’nın kulaklarını çınlattık. Biz New York’u yenemedik ama yenilmeden de şükür gezdik geldik !

Darısı başınıza !

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: