Toronto , Ne dersin yaşanır mı ?

Ülkeden gitmeli, “ama nereye” diye soranların ilk sıralarında yer alan, “pazarlaması” da devlet başkanı sağ olsun en ışıltılı şekilde yapılan Kuzey Amerika ülkesi Kanada’nın Ontario eyaletine bağlı şehri, Toronto’yu anlatmak sadece gezilecek- görülecek yerlerle sınırlı olamaz elbette.

Basından takip edebildiğimiz kadarıyla, adeta film yıldızı gibi bir başkan olan Justin Trudeau sadece yakışıklılığı ile değil, aile babalığı, feminist duruşu, Toronto Onur Yürüyüşü’ndeki ıslak pembe gömleği, her cinsel tercih, her din ve ırka verdiği değeri ve Kanada milletini farklılıklardan “beraberce oluşturma” hedefini her defasında dile getirişi ile kilometrelerce uzaklara sesini duyuran bir lider.  Balık baştan mis gibi kokunca ve Toronto’daydım deyince,  haliyle ülke nasıldır, insanlar nasıldır, nasıl yaşanır diye sorular ardı ardına geliyor. Yanıtlamaya çalışmak gerek, dilimden geldiğince yansıyanı yansıtmaya çalışacağım.

Toronto, (torono diye dillendirelim efendim) oldukça düzlük, epeyce büyük ve nüfusu 2,5 milyon kadar olan ve -zannediyorum abartmış olmam-, dünyanın hemen her yerinden insanı barındıran bir şehir.  Çok kozmopolit. Bu karışmışlığa karşın, kendisi bir o kadar basit bir ulaşım ağına sahip, gezilecek- görülecek yerleri pek kompakt bir şehir. Şehrin özellikle merkezinde kutup yıldızımız her daim, 553 mt uzunluğuyla CN Tower (Kanada Milli Kulesi). Hemen her yerden göründüğü için, şehrin içinde kaybolmak neredeyse imkânsız. Sağınızı solunuzu, daha doğru tabirle, doğunuzu batınızı kule sayesinde buluyorsunuz.  

Toronto için mini Gezi Rehberi:

Toronto’yu şöyle turistliğin keyfiyle gezelim diyenler için yine hayat kolaylaştıran bir başka şey City Pass.  5 önemli noktayı, bu sayede daha uygun fiyata gezebiliyorsunuz.

Bunlar;

  1. CN Tower

Ben hayatımda Tower’ları biraz fazla turistik, abartılmış bulurum, ama CN Tower’a çıkınca büyülendim demek zannediyorum abartı olmaz. Şehrin düzlüğüne, yeşilliğine hayran kaldım. Kulenin yakın çevresi dışında yüksek bina yok denecek kadar az. Taktik vermem de gerekirse, güneş batmazdan hemen önce girip, güneşi batırıp çıkmak tadından yenmiyor. Hele bir de dolunayı yakalarsanız, balı kaymağı oluyor. Asansörle kulenin dış kısmından, birkaç saniyede tepeye çıkmak kısa bir sarhoşluğa sebep de olmuyor değil. Her kulenin olmazsa olmazı restoranı da var, rezervasyonla misafir kabul ediyor, ismi şaşırtıcı bir şekilde 360 ! Rezervasyona ihtiyaç duymayan gözlem katında hizmet veren bir de Cafe & Bar kısmı var ki burada da yemek yenebiliyor, ismi Horizon. Deneyimle sabittir, pek keyifli.

  1. Casa Loma

Bence insanı masallar ülkesinde hissettiren, en ışıltılı ziyaret noktası burası. Sir Henry Mill Pellatt tarafından milyonlar harcanarak 1910’larda yaptırılmış şato / kale ev, Pellatt’ın yaşadığı finansal talihsizlikler sonrası devlet tarafından turistik bir yere dönüştürülmüş. Hava da güzelse, bence anlatılmaz yaşanır bir nokta ! Girişin altında havuz olması için tasarlanan ama yapılamayınca, mini sinema salonuna dönüştürülen yerde, Pellatt’ın hayatını izleyerek geziye başlayıp, halka açık kulenin tepesinde geziyi bitirmek en doğru rota gibi geldi bana. Tabii bizim gibi gezerken akşamki (bence masal gibi) düğünün hazırlığına da denk gelirseniz, biraz kıskançlıkla karışık, hayallere de dalabilirsiniz. Metro ile sarı hat üzerinde Dupont istasyonundan yürüyerek gidiliyor.

  1. Royal Ontario Müzesi2016-10-07-20-02-16

Gez gez bitmeyen, “her şeyi” bir arada sunayım diyen bir müze kendisi. Müze konusunda
beklentim sanırım bir odağının olması, dinozorlardan başlayıp,
Kanada’nın kuruluşu, ilk insanları da dahil, hemen hemen tüm medeniyetlere dokunup, günümüze kadar gelince ve tek seferlik giriş hakkımız olunca, fiziksel, ruhsal kapasitem yetmiyor, yetemiyor.  En ışıltılı kısımsa, tüm yorgunluğa rağmen “Dünya Hazineleri” bölümünde sergilenen doğal taşların, meteor kalıntılarının ve hatta elmasların sergilendiği bölümdü. Metro ile sarı hat üzerinde Museum istasyonundan gidiliyor. 

  1. Ripley’s Akvaryumu

CN Tower’ın altında, gece 11:00’e kadar açık, bu nedenle yine bir taktiksel hamleyle, hava güzelken, akşam ziyareti tercih edilebilir. Bir başka büyüleyici rota oldu benim için. Büyüleyici diye nitelendirilmemin en önemli sebebi tüm deneyim boyunca her bölümde o bölüme uygun bir fon müziği konmuş olmasıydı. Adeta tavandan tabana tasarlanan okyanusun içinden yürüyen bantlarda geçmek de pek konforluydu. Öyle çocuklar içindir deyip, es geçmemeli, büyüklere şahane bir terapi bu akvaryum ziyareti.

  1. Toronto Hayvanat Bahçesi ya da Ontario Bilim Merkezi

2016-10-07-19-57-05Bizim tercihimiz, Hayvanat Bahçesi’nden yana oldu. Hayvanat bahçesi deyince, öyle küçük bir bahçe aklınıza gelmesin. Hayvanların rahatı ve konforu için düzenlenmiş ve hatta insanlar görebilirse görsünler şeklinde dizayn edilmiş geniş mi geniş alanlarda, Afrika’dan Antartika’ya kadar bölgesel hayvanlara ev sahipliği yapan bu kocaman dünya da şahaneydi. Gez gez bitmedi. Kapandıktan sonra içinde kalabildik, ancak birkaç hayvan istirahate çekilmişti. Göz bebeği bölüm hiç şüphesiz hemen her yerde fotoğraflarını gördüğümüz Panda ailesine ayrılmıştı. Toronto’da dünyaya gelen bebekler, öyle derin uyuyorlardı ki, yüzlerinden çok popolarını görebildik. Hayvanat Bahçesi’ne gitmek için 1,5 saat kadar yol almak gerekiyor önce yeşil hat üzerindeki Kennedy Station’a gidip oradan 86 numaralı otobüs ile devam etmek gerekiyor.

City Pass dışında da, Toronto’da görmeden gelmeyin denecek noktalardan bazıları da şöyle,

2016-10-07-20-00-20Nathan-Phillips Meydanı: Eski ve yeni belediye binasıyla çevrelenmiş, instagram fotoğrafı noktası diye geçen Toronto yazısının olduğu bu geniş meydanda sıklıkla Farmer’s Market denilen, bahçeden tüketiciye pazarlar kuruluyor, konserler oluyor. Financial District diye geçen şirketlerin yoğunlukla bulunduğu bölgeye de yakın olunca, özellikle öğle aralarında “öğle yemeğini”, sandviçini alan burada soluklanıyor.

Dundas Meydanı: “Ben abim/ ablam Times Square gibi olacağım” diyen, bir küçük meydan. Dünyanın en uzun caddesi diye geçen Yonge ile Dundas’ın kesişimindeki bu meydanda, her gün yeni bir etkinliğe, açılışa rastlamak mümkün. Bir çok çıkışı olan, metroya bağlanan Eaton Center’a ev sahipliği de yaptığından, tabii ki daimi aktivetelerin en başında alışveriş geliyor burada.

2016-10-07-19-55-01

Kensington Market

Kensington Market: Spadina tarafında, China Town arkasında kalan bu bölüm, altenatif bir mekan. Kafeler, ikinci el kıyafetler satan dükkanlar, vegan, organik ürünler için marketlerle dolu. Renkliliğin keyfini sürmek için ideal.

China Town: Aslında temelde Çinlilerin ağırlıkla yaşadığı, kendi marketlerinin, pastanelerinin olduğu bir bölüm. Yürüyüp, keşif yapmanın dışında turistik “Kanada”ya ait eşyaları burada en uygun fiyata bulmak mümkün.

2016-10-07-20-40-41

Graffiti Alley

Queen St West & Graffiti Alley: Keşiflerin en renklilerinden bu kısımlar da. China Town sonrası keşfe dahil olabilir, zira pek yakınlar. Queen caddesinin batı tarafı (bu demek oluyor ki CN Tower’ın batısındayız) alışveriş, cafe & pub mekânlarıyla dolu. Rush Lane’deki Graffiti dolu sokaklarsa, insanın ağzını açık bırakır cinsten. Özellikle o rengârenk okyanusa ev sahipliği yapan binayı bulunuz, çok zor olmayacağı kesin ve bolca gülmek için de zaman ayırın!

 

St. Lawrence Market: Sarı Line’da King istasyonuna yakın, tam bir pazar yeri. İçinde rengârenk meyve sebze tezgâhlarından, leziz pastane kokularına kadar hemen her tür lezzet keşfine açık bir yer bu iki katlı pazar yeri. Terasında güvercinler, serçelerle beraber bir şeyler atıştırmak pek keyifli. Toronto’da en huzurlu hissettiğim rotalardan birinin üzerinde St. Lawrence.Buradan çıkıp, kırmızı tuğlalı güzel mi güzel Gooderham Building’i fotoğraflayıp, önce St James katedralinin önündeki St James Parkına uğrayıp ardından,  Parliament Square Park’tan doğru, Distillery District’e doğru devam edip, Balzac Coffee’de bir kahve içmek gibisi yok. Huzurlu bir rota, keşifsel bir rota bu. Distillery de butik dükkanların, güzel restoranların olduğu bir dönüşmüş güzellik.

Harbourfront & Toronto Island:  Toronto’nun , göl olduğuna inanması pek zor olan Ontario gölüne kıyısı var. Hal böyle olunca, “kıyı şeridi” de keyif sürmelik. Minyatür bir kumsala rastlamak, kıyı boyunca çimenlerde huzura ermek mümkün. Yine güneşli dönemde, buralarda birçok etkinlikler de yapılıyor. Ontario gölü göl üzerinde bir havalimanına ve Toronto Adaları’na da ev sahipliği yapıyor. Gölde yüzme, piknik, barbekü günü olarak Toronto Island’da bir gün geçirilebilir. Özellikle CN Tower’lı en güzel şehir manzaraları da Toronto Island’tan çekiliyor. Gitmek için, biz Jack Layton terminalinden, adam başı 7,5 Kanada dolarına bilet almak gerekiyor. Dönerken tekrar bilet almaya gerek olmuyor.

High  Park:  Şehirde zaten adam başı park, ama “biraz uzaklaşayım, uzun uzun vakit geçireyim ve bunu yaparken neredeyse hiçbir yapı görmeyeyim” diyenler için High Park doğru bir rota. Hele hele kuş gözlemcisi, doğa fotoğrafçısı olanlar için doğru mevsiminde göre gidip, doğanın keyfine varmak kaçınılmaz olmalı. Yeşil Hat üzerinde direkt High Park istasyonu var. Merkezden en az bir yarım saatte gidiliyor, diye eklemek lazım.

2016-10-07-20-49-09

Vee Niagara: Toronto’ya gelmişken bir iki saat yol alıp, Niagara Şelalelerini de görmeden olmazdı. Özellikle gidenler tarafında her daim dillendirilen bir gerçeği de eklemek lazım. Şelalerin bir Kanada bir Amerika tarafı var, en eğlenceli, güzel kısmı Kanada kısmı, çünkü bu bölgede eğlence parkları, oteller ve casinolar var. Niagara’ya bakan ‘kıyı’ şeridinin çimleri de oturup keyif yapmalık. Şelalelere yakından bakmak içinse tekne gezileri var, tabii yaklaşınca bakmak yerini, duş almaya bırakıyor. Tekneye binden dağıtılan yağmurluklar pek fayda etmiyor. Özellikle en büyük şelale Horseshoe’nun  (at nalı) yanına yaklaşınca duş efekti zirve yapıyor. Niagara şelaleleri dışında üzüm bağları ve dolayısıyla şarap bağlarıyla da ünlü. Biz Peller Estates’ e uğrama fırsatı bulduk, Kanada’nın meşhur Ice Wine’ı konusunda en ünlülerden Peller Estates. 

Toronto’da Hayatta Kalma Kılavuzu:

Turistik kısımlar kabaca bu şekildeydi. Şimdi sıra özellikle Türkiye’den gideceklere adeta bir hayatta kalma kılavuzu olacak notlarıma geldi. Bizim bünyemiz hayatta kalmak deyince, “güvensiz, tehlikeli, istikrarlı olmayan” bir yerde yaşam savaşı vermek gibi algılıyor, benim kastettiğim bu değil. Ne demek istediğimi satırlardan anlayacaksınız.  

Güven; Kanada güvenli olduğu kadar, insana da güvenen bir yer. Elbette çantanızı bir yerde unutun, dönünce bulursunuz anlamı çıkmasın buradan. Ki bunu bile zamanında yaşamışlar ama şimdilerde dikkatli olun, bir şeyinizi unutmayın. İnsanların çoğu kurallarla yaşamaya alışkın olduğundan zaten hata yapmıyor, birini hata yaparken gördüklerinde de önce uyarıyorlar. Uyarıdan sonra “zaten yapacak hali yok” diye bir mantık var. Bu nedenle de bilmemek değil, sormamak ayıp. Birine bir şey sorduğunuzda da dinlemek için vaktiniz olduğundan emin olun, zevkle uzun uzun anlatıyorlar.

Yaya olmak; Araç trafiğinin detayına girmeyeceğim ama yaya olarak hayatınıza devam ediyorsanız, bilin ki kral/ kraliçe sizsiniz. Elbette trafik ışıklarına uyduğunuz sürece. Trafik ışığı bulunmayan yerlerde yerde iki beyaz çizgi göreceksiniz, bu çizgilerde isterse etrafta kimse olmasın araç en azından 2 saniye durmak zorunda. Hele sizi gördüyse, geçmenizi beklemek zorunda. Kornasız bir dünya değil Toronto, bu da insanların yavaş hareketini biraz olsun hızlandırmak için kullanılıyor, en azından ben öyle gözlemledim. Yeşil yanınca bile aheste aheste geçen hatta görmeyip geçmeyenlere, “hadi” demek için korna var çoğunlukla. Bahsetmeden geçemeyeceğim bir de ambulans gerçeği var. Ambulans sesi isterse birkaç blok öteden duyulsun, yayalarda dahil herkesin yaptığı şey “durmak” ambulansın yolunda olanların da kenara çekilmesi. Öyle ambulansın arkasına takılmayı bırakın, yanında yol almak bile söz konusu değil yani.

Üst Sınıf; Bu arada çocuklar, çocuklu kişiler, hamileler, yaşlılar da en üst toplumsal sınıf. Sınıf ayrımı yok diye biliyoruz ya, bu konuda var, bu saydığım herkes her yerde en öncelikli. Metroda çocuğuna sesli bir şekilde kitap okuyan anneye “pardon biraz sessiz olur musunuz?” deme cesaretini göstermenizi hiç önermiyorum. Gerek yok. Çocuğuna kötü davrandığını gördüğünüz bir ebeveyne her türlü uyarıyı yapıp, şikâyet etme hakkınız ise sonuna kadar sizde saklı. Tabii sınıf ayrımı yapmadan, akılda tutmak gereken şeylerden bir tanesi de, kapı tutmak. Sizin arkanızdan gelen kim olursa olsun, yaşı kaçı olursa olsun, kapıyı onun için de tutmanız gerekiyor. Yüze çarpan kapılara son ! 

Hayvanlar; Elbette etrafta farklı cinsten sincaplar, güvercinler ve serçeler dışında, sokakta hayvan görmek söz konusu değil, ailelerin en önemli fertlerinden biri de köpekler. Onlarla ilgili de anladığım kadarıyla eğitim şartı vb var ki laftan pek anlıyorlar. Hayatın her daim içindeler.

En çok kullanılacak kelimeler; En çok kullanılan kelimeler arasında, “özür dilerim, teşekkür ederim, nasılsın ?, müsaadenizle” başı çekiyor. Hem çok duyup, hem çok söylemeniz bekleniyor.  Otobüsten inerken isterseniz orta kapıdan inin, teşekkürü borç bilin. Unutulmaması gereken en önemli ilişki bilgisi ise, Kanada’da “müşteri her zaman haklıdır” diye bir uygulama yok. Bankada, markette özellikle saygılı olanın siz olması gerekiyor. Haddi aşanlara görevli kolaylıkla, size hizmet veremeyeceğim diyebiliyor. Biriyle muhattap olurken de söze muhakkak  “Merhaba, nasılsın, nasıl gidiyor ?” ile başlanıyor. İlla small-talk (gündelik kısa sohbet) yapacaksınız. Beklenti bu yönde.

Parasal; Masraflara gelince, Kanada doları Amerikan’a göre daha uygun olmakla beraber, etiket fiyatına kanmayınız. Şehirde, 13% vergi var ve bunu etiket fiyatına sizin eklemeniz gerekiyor, ki bu kahveden, yemeğe her şey için geçerli. Yemek demişken, bahşiş sistemi de fazlasıyla net, 15% – 20% – 25% üzere tercihler var, memnuniyetinize göre bir de bunu ödemeniz gerekiyor hesap geldiğinde. Kartla ödüyorsanız, pos makinesinde bu seçenekler karşınıza çıkıyor, bunlardan birini seçiyorsunuz.

İletişim kurmak; Çat pat, ya da aksanlı İngilizce konuşmanın keyfini burada çıkarabilirsiniz, kimse kimseyi kınamıyor, hatta anlamaya çalışıyor, zira zaten şehrin çoğu Asya kökenli ve kalanı da dünyanın muhtelif yerlerinden geliyor. Kimse size burun kıvırmadığı gibi, sizin de göz devirmeniz beklenmiyor. Özellikle zor gelebilecek şeylerden biri de hemen her zaman tebessüm edebilmeyi başarmak. Yararı olur, zararı olmaz.

Sigara & Alkol; Herhalde sigara dumanına katlanamayan biri olarak, en mutlu olduğum şey şehirde çok sınırlı alanlarda, daha doğrusu belirlenmiş alanlarda sigara içilebiliyor olması. Buna açık alanlar, bina önleri dahil. Çoğu ‘dumansız hava sahası’ dahilinde. Kapalı alanlarda zaten sigara kullanımı yasak.Ayrıca sigara çok pahalı, marketlerde de gözle görülür yerlerde bulmak mümkün değil. Mağaza çalışanlarından istemek gerekiyor. İçkiye gelince, içki sadece ve sadece LCBO ve Beer Store denilen mağazalarda satılıyor. 18 yaşın altı içki alamadığı gibi, LCBO’larda sigara dahil başka hiçbir şey satılmıyor.Olursa biranın yanına cips alayım diyecek olursanız LCBO sonrası bir de markete uğramak gerekiyor. Bu konu üzerinde şu deneyimi de eklemeden geçemeyeceğim. Ekim ayında Alman kültürünü “yaşatmak” için düzenlenen Oktoberfest’e katılma imkanı bulduk. Elbette ana unsur biraydı, ancak içkili etkinlik olduğundan neredeyse katılımcı sayısı kadar güvenlik sürekli etrafta dolanıyordu, bu da yetmezmiş gibi, çıkışta taksiler organizatörler tarafından hazır bulundurulmuş ve gerekli yönlendirmeler yapılıyordu. 

Temel ihtiyaçlar; Temel ihtiyaçlara gelince, tuvalet için İngilizce “Washroom” kelimesini kullanıyorlar ve bu konuda içiniz rahat olsun hemen her yer tuvalet ve hijyenik ve tabii ki paralı değil. Yine su istasyonları sıklıkla karşımıza çıkabiliyor. Bu arada musluk suyu içilebiliyor. İbadet de kimine göre bir ihtiyaç olduğundan onu da eklemek lazım. Şehirde dolaşırken hiç bir dini sesleniş, çan, ezan vb duymak mümkün değil. Her dine eşit mesafede olmak gerekliliği nedeniyle, kiliselerden ya da Eski Belediye Binası’ndan duyulan çan sesleri sadece saati belirtmek için. 

Ve kahve! Neredeyse onu da bedava yapacaklar, zira artık temel bir ihtiyaç olmuş durumda. En ucuz kahveyi Tim Horton’s zinciri sunuyor. Starbucks elbette her yerde var ama daha pahalı. Tim Horton’s ise kahve dışında, yemek seçeneklerini de daha geniş sunuyor ve adım başı var desem hiç mi hiç abartmış olmam.

Yemek konusunda çok ballandırabileceğim bir vizyon göremedim Toronto’da. Ancak çok farklı kültürler bir arada olunca ve ağırlıklı Asya kökenli olunca, Thai, Çin, Japon mutfağı çok sıklıkla karşılaşılanlardan.  Hazır yemek çok yaygın. Hatta özellikle şehir içindeki marketlerin çoğunda muhakkak bir açık büfe var, sıcak yemek de alınabiliyor. Öğlenleri buradan birşeyler alıp yiyenler çoklukta. Poutine’i çok meşhur, adeta milli yemek olmuş, kendisi en basit tabirle soslu patates kızartması.  Smoke’s Poutinerie’de yenmesi önerim olabilir. Uncle Tetsu torbalarından da çokça görünce, denemeden geçmedim. Kendisi Japon Cheesecake dükkanı. Bildiğimiz cheesecake ile alakası yok demek yanlış olmaz. Daha puf puf ve daha az tatlı. Biz Union Tren İstasyonu’ndaki küçük dükkândan aldık, orası sadece cheesecake yapıyor ve sıraya giren herkese sadece 1 adet cheesecake veriyor. İnanılmaz ama gerçek !

 

 

İşte hayatta kalmaktan kastımın huzur ve keyifle yaşamak olduğunu zannediyorum aktarabildim. Elbette insana dair olan her şey burada da var ama özellikle ülkemize göre tanık olma oranı çok çok az. Otokontrol ciddi boyutlarda yerleşmiş olduğu kadar, herkes herkesi de rahatlıkla uyarabiliyor. “Irkçı değilim ama” cümlelerini duymasanız da özellikle göç eden birinci kuşağın hayata bakışında hala zaman zaman bu yaygın olabiliyor, (ee yerleşmişlikler öyle hemen temizlenmiyor)  ama hayatına Kanada’da başlayan kuşakların kendi anne- babalarını bile “ırkçılık yapma” diye uyardıkları oluyor.

“Her şey çok mu güllük gülistanlık, herkes mi çok mutlu ?” derseniz de, tecrübeler çok farklı olunca, mutluluk algıları da öyle değişiyor ki. Starbucks’ta laktozsuz sütümüz kalmadı bilgisini duyunca gününü zehir edenler de var, biri çarpıp özür dilemedi diye efkârlananlar da. Toronto’ya tekdüzeliği nedeniyle sıkıcı bulup Boronto (boring- sıkıcı Toronto) da dendiğini duyduk. Artan ihtiyaç nedeniyle stüdyo daire şeklinde – condo deniyor-  yapılaşmalar arttıkça Condotoronto da denmeye başlamış şehre. İntihar oranları da çok yüksek. Bunu duyanların çoğu, kışındandır herhalde diye düşünüyor ama temel sebebe ben vakıf olamadım. Tabii tek bir sebep mi aramalı onu da bilemiyorum. Sözün özü, ne aradığınız ve bence kimle aradığınız önemli. Bu nedenle turistik seyahat bir yana, ülkeden çıkış planı yapmadan önce muhakkak ve muhakkak gidilmesi gerek. Justin’miş, kozmopolitlikmiş, saygıymış, yaşamadan karar vermemeli. Alışılanlar, hayal edilenlerin önüne geçebilir ne de olsa  !

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: