Zamanda Yolculuk: KüBa

amerikan arabaları

Küba Notlarım..

Zamanda Yolculuk mümkün, öyle ışınlanmaya falan da gerek yok. Biraz meşakkatli, beklemeli falan ama sonunda “değdi” dedirtecek bir deneyim. Biz yaptık, tavsiye ederiz.

Balayı alternatif rotaları arasında düşündüğümüz, sonra “elbet gideriz, bir ara” diyerek ötelediğimiz Küba keşfimizi; tam bir sene sonra gerçekleştirdik. Böylesi yoğun tempolu bir keşfi, düğünün hemen ardından yapmadığımız için de “İyi ki de ötelemişiz” dedik. Yine de enerjisi olan çiftler için bal gibi de Balayı olur Küba’da, sadece rotada birkaç küçük oynamayla, şahane de olur.

Küba sahiden bir keşif ülkesi. Doğasıyla, kültür ve yaşantısıyla doğal, hatta yer yer el değmemiş; tarihinden yansıyanlarla ise adeta 110 Bin km2’lik bir film platosu.

1959 yılından, yani Devrim’den beri Küba’da zaman çok yavaş akıyor, hatta bazı bölgelerde adeta durmuş denebilir. Havalimanı’na iner inmez bu hal bize yansıyıveriyor. Yollarda gördüğümüz araçlar, “son model”  ancak buradaki “son” sıfatı bir daha o modelden yok manasında.

Küba’ya çalışıp, araştırıp gitmek elbette en güzeli ancak, okunan ve yazılandan ötesiyle karşılaşmak hatta “ama böyle yazmıyordu”ları deneyimlemek de garanti. Çünkü bu dünyadaki “tek” komünist rejim olarak ayakta kalmaya çalışan bu ada ülkesi hemen her gün bir yeniliği, değişikliği yaşıyor. “Küba nereye gidiyor ?” sorusu Küba’lılar başta olmak üzere, tüm dünyanın sorduğu bir soru olarak kalsa da, her hangi bir kara parçasına bağlı olmayan, okyanusun ortasında bu ada ülkesi, hayatını da coğrafyasından yansıyan bu “bağımsızlıkla” sürdürmek için 50 seneyi aşkın bir süredir, çabalıyor.

Ben de Dünya’mda alıştıklarımdan çok farklılarıyla karşılaştığım bir dünyayı gördüm bu adada. Öte yandan, dâhil olmaktan daha çok o dünyayı gözlemledim, hatta çoğunlukla “tepeden baktım”. Küba’da turist olmak demek, ayrıcalıklı olmak demek. Hemen her şeyi devlet tarafından sağlanan halk, kamyonlardan bozma araçlarla “toplu taşıma”yı deneyimlerken, turistler son model-burada gerçekten yeni manasında-, klimalı otobüslerle ülkeyi gezme imkânına sahip oluyor. Haliyle de özellikle şehirlerarası kat edilen mesafelerde, izleyici olmanın ötesine geçemedik.  Bu durum, kaçınılmaz olarak, coğrafi, kültürel diye yola çıkılan keşfimizin, insana doğru olduğunu hissettirdi sıklıkla, tüm gezi boyunca. Az zamanda çok şeyi görmek fırsatı bulabilmemiz nedeniyle, bir yandan bu “ayrıcalığı” sevdim. Diğer taraftan, bu yaşadığımız “gösteriş”in altında ezildim. Hele ki, biz ve bizim gibi “dersine çalışmış” tur arkadaşlarımızın neredeyse tamamının dağıtmak için getirdiği sabunlar, ojeler, rujlar ve hatta kullanılmayan giysileri dağıtırken duyduğum hissi hiç mi hiç sevmedim. Düzene müdahale etmenin ötesinde, bozuyormuşum gibi geldi. Kimdim, kime ne veriyordum? Özellikle bazı bölgelerde dilenmenin ötesine geçen taleplerle karşılaşmamızı son dönemde bizim gibi okuyup gelmiş turistlerin bu müdahalelerinin bir sonucu olduğunu düşünmem bu nedenle kaçınılmazdı.

Bunu özellikle not düşmeliyim diye zihnime kazınan bu deneyimi başta satırlara taşımış olmam, karamsar bir gezi yazısı olacağı anlamı çıkarmasın! “İyi ki”lerle dolu, müthiş bir keşifti bizimkisi ve gezilenler görülen yerler üç aşağı beş yukarı aynı olsa da ; yazılanlar,  B’ize yansıyanlardan, görebildiklerimizden ibaret.

Henüz gitmeyenlere, planlayanlara bir göz olsun, gidip görmüşlere de diğer bir göz olsun diye yazıya dökmek istedim, bu keşfimizi.

Küba’ya..

Türkiye’den ne yazık ki direkt uçuş yok, Küba’ya. Aktarmalı dahi THY uçuşu yok. Bu nedenle aktarmalı olarak Paris üzerinden Airfrance ile uçtuk. Havalimanında buluşması, Paris’te beklemesi, önce Paris’e yaklaşık 4, sonra Paris’ten yaklaşık 11 saat uçmasıyla neredeyse 24 saat bir yolculuğun ardından, bizden 7 saat geride olan ada ülkesinin başşehri, Havana’ya varmayı başardık. Gece vardığımız için, otobüsümüzle karanlık şehirden otelimize vardık. Çok merkezi bölgeler haricinde, ülkede elektrik tüketimi oldukça tasarrufluymuş, yaşayarak öğrenmiş olduk.

Küba’da..

İklim: Öncelikle bizi oldukça nemli bir hava karşıladı. Gezimiz, Mayıs ayı sonunda, tropik yağmurlar döneminden hemen önce olduğu için güneş hemen her gün turumuza dâhil oldu, ancak derece olarak 25-30’larda seyreden hava nemi nedeniyle çok daha fazlasını hissettirdi. Rüzgârın ferahlatmaları sayesindeyse, özellikle şehirlerde, yayan gezerken, epey rahat ettik.

Para Birimi: İklime ek olarak ülkeyle ilgili bazı noktaları bilmek büyük kolayık sağlıyor. Bunların başında para konusu var elbette; Küba’da iki farklı para birimi var. Biri halkın kullandığı Pezo diğeri ise Dönüştürülebilir Pezo yani CUC. Bu turistlerin kullandığı para birimi. CUC yaklaşık 1 Avro’ya denk geliyor. Yine 1 CUC yaklaşık 24 Pezo. Bunu  bilip gitmek lazım, “Küba çok ucuz” ise hurafeden başka bir şey değil. Hele bizim gibi Türk turistler için, Küba keşfi ciddi bir bütçe ayırmakla mümkün. Bu nedenle, gezi planlarına önemli bir miktarda cep harçlığı koyulması gerektiğini de iyi hesap etmek gerekiyor. Özellikle kredi kartının çok kısıtlı kullanımı olduğunu ve kullanılsa bile komisyon oranlarının cep yaktığını akılda tutmakta fayda var. Bir de Dolar mı Avro mu sorusu var. Avro götürmek daha avantajlı çünkü çevirirken komisyon yok, Dolar da ise komisyon var. Otellerde, ya da dışarda döviz bozdurmak mümkün. Herşey devlet tekelinde olduğundan oranlar fark etmiyor.

Ulaşılabilirlik- İnternet & Telefon:  Hani şu telefonları kapayıp, ulaşmak, ulaşılmak istemediğiniz tatil varya, işte onu burada yapmak çok kolay. Ülkede 3G yok, yani kendi internet paketinizi bile açıp, kullanmak isteseniz, epey zorlanıyorsunuz. Haliyle dünyanın bir ucunda olunca da zaten çok yüksek ‘roaming’ ücretleri doğuyor, buna katlanmak da istemediğiniz için oldukça ‘limitli’ bir şekilde ulaşılabilir oluyor insan. Otellerin kimisinde internet var, kablosuz ağ olan otellerde, yarım saat için 5-10 CUC arası bir ücret ödeniyor. Bazı otellerde ise bilgisayar odalarında internete girebiliyorsunuz, kablolu bağlantı ile.

Ulaşım: Ulaşıma gelince Küba’da özellikle şehirler arası ulaşım ya bahsettiğim, kamyonetten modifiye araçlarla, ya özellikle150524 PinarDelRio&Vinales (389) Amerikan filmlerinden hatırlayacağımız, sarı okul servisinden dönüşmüş otobüslerle ya da arabalarla yapılıyor. Yollarda giderken sık sık üniformalı kişiler gözümüze çarpıyor, bunların görevi araçların en etkin şekilde kullanılmasını sağlamak, daha net bir ifadeyle, Küba’da çok az araba olduğundan insanların tek başına seyahat etmesi yasak. Araba bir kişiye ait bile olsa ki buradaki aidiyet, mal varlığı anlamında değil aidiyet, devletin devrim sonrası araçları insanlara dağıtması ve satışının yasak olması durumu bu sadece, o kişi tek başına seyahat edemiyor ve yolda çantalarıyla bekleyen bir yerden bir yere gitmek isteyen kişileri arabasına almak zorunda olduğunu biliyor. Hayat B’irlikte geçiyor Küba’da, tüm doğallığıyla. Buna ek olarak, Havana başta olmak üzere diğer şehirlerde de kişiler araçlarını devlet izniyle Taksi olarak kullanabiliyor, elbette yoğunlukla turistler için.

Tarih: Tarihiyle beslenen bu ülke  için, çok yüzeysel  de olsa, bir kaç noktaya değinmekte fayda var. Çok öyle tarih öncesi devirlerden bahsetmek mümkün değil Küba’da, 1490’lı yıllarda tarih sayfasında yerini almaya başlıyor, bu ada ülkesi, gümüş, altın gibi zenginlikleri olmadığından, Bolivya, Guatemala gibi zengin yerlere gidilirken, bir mola yeri gibi konumlanmış. Özellikle Avrupa’ya açılmaya başladıktan sonra madenlerin değeri düşünce,  1700’lü yıllarda doğal zenginlik kaynağı Küba’da şeker kamışı oluyor. 1800’lü yılların devrimci isimleri ise Céspedes ardından gelen José Martí. Bu nedenle fazlaca rastladığımız yüzler bunlar gezerken. Hemen her önemli noktada José Martí’nin büstünü, heykelini görüyoruz. 1930’larla beraberse zamanın çavuşu Batista’nın dönemi başlıyor. ABD’de Las Vegas nasıl “Günah Şehri”  ise bu dönemlerde de Küba fuhuş, kumarhane cenneti haline gelmesi nedeniyle, “Günah Adası” olarak anılmaya başlamış. Burada benim için çarpıcı bilgilerden biri kadınlarla ilgili oldu, kadınlar, bir birey olarak görülmediği gibi, okur-yazarlık oranının çok aşağılarda olduğu bu dönemde, okutmak bir yana sadece ve sadece Amerika’dan gelenlere ‘servis edilen’ mal/parça olarak görülmekteymiş ve “Amerikalılara Hizmetimiz” diye sunuluyorlarmış. Bu yozlaşmış dönemden çıkış ise 1950’ler boyunca süren bir direniş ve devrim çalışması sonrasında oluyor. 1953 yılında 26 Temmuz hareketi başlatılıyor, Fidel Castro öncülüğünde, sonrasında da hatta başarısız olan bu hareketin ardından Fidel Castro, yakalanıp, hapis yatıyor. Meşhur “Tarih, beni aklayacak” sözünü de hatta bu yargılaması döneminde mahkemede söylüyor. Genel afla, hapisten çıkan Castro, çalışmalarına devam ediyor. Devrim’in 3 önemli isminden diğer ikisi ise Cienfuegos ve Arjantinli Doktor Ernesto Che Guevara. Granma teknesiyle Che’nin Küba’ya 82 kişiyle varışı ve ardından 1958 yılı Aralık ayında, Batista’nın silah yüklü trenini Santa Clara’da “ölüm vuruşu” tabir edilen operasyonla ele geçirmeleri ardından Batista, haberi alır almaz kaçıyor ve 1959 yılı devrim yılı oluyor. Devrim, yönetim devriyle bitmiyor ve ülkenin adeta yeniden inşası başlıyor. Endüstriyel Reformlardan, okur-yazarlık oranının 99%’lara çıkarılmasına, sağlık alanından, eğitime kadar birçok noktada çalışmalar, müthiş bir hızla sürdürülmüş ve bunun yansımaları halen devam ediyor.

Gezimiz: Gezimiz, Havana’da başladı. Önce batı tarafında Pinar Del Rio ve Vinales bölgesini gördük sonrasında, Karayiplere doğru güneydoğu tarafına, Cienfuegos ve Trinidad’a geçtik. Yoğun gezi programında molamızı ise kuzeyde Varadero’da alıp, sonra Havana’ya geri döndük, zihnimizde melodik bir yer bırakacak kendi “kayboluş”umuzu yaşadık şehrin sokaklarında, güzel bir vedayla koyulduk yola.

Havana:

Rengarenk bir başşehir. Hemen her adım başı, tüm heybetiyle caddelerde salınan Amerikan arabaları, rengarenk boyalı sokakları, bir o kadar renkli kıyafetleriyle çoğunlukla evlerinin önünde otururken gördüğümüz insanlarıyla keşfinin keyfini sürdüğümüz bir şehir.  Sıcacık bu şehir hemen her durakta, kokteylleriyle ve sahil şeridi Malecon’da yürürken taşları aşan dalgalarıyla bizi serinletmekte de ustaydı. Küba’dan öte Havana deyince elbette zihnimdeki anılar, damağımda Mojito lezzetiyle eşleşiyor. Burada Mojito önce yapılıyor sonra içine dileyenler Havana Club (beyaz) romu ekliyor. Bu nedenle dileyenler kolaylıkla “alkolsüz” bu keyfi yaşayabiliyor. Sevenler ise her eksilen yudum için elden ele dolaşan şişeden yettiğince ilave edebiliyor. En güzel Mojito deyince de Ernest Hemingway’i anmadan olmuyor. Amerikalı yazarda Küba ne kadar iz bıraktıysa, özellikle Havana sokaklarında O’nun da bıraktığı izleri sürmek hiç de zor değil. Hotel Amdos Mundos özellikle 30’ların sonlarında adeta bir dönem adadaki evi olmuş, şimdilerde ise 511 Numaralı oda, ziyarete açık. Otelin terasındaki Mojito, tadılacaklar listesine muhakkak girmeli. Otelden Obispo caddesini takip edip sonuna kadar gittiğimizde ise bu kez Hemingway ile kadeh tokuşturmak kaçınılmaz. Kadehlerde ise bu kez bir başka tat, Daiquiri olmazsa olmaz. Burası Hemingway’in barın köşesinde heykelini bulunduran El Floridita, “Daiquiri’nin beşiği”, doğduğu yer burası. Buradan çıkıp ileriye doğru yürüdüğümüzde “beyaz saray” El Capitilo, José Martí parkını geçer geçmez tüm görkemi ile karşımıza çıkıyor. Restorasyonu hala devam ettiğinden gezilemiyor. Havana’da gezerken, belki de bir şehri gezerken ilk kez harita kullanmadan, sokaklarda geziyoruz. Bu nedenle El Capitilo’nun konumu bizim için pusulamızın adeta bir yönü oluyor. Söze Mojito ile başlamışken, hemen El Bodeguita Del Medio’dan da bahsetmeli. Burası da Hemingway’in Mojito’su için uğradığı en ünlü mekanlardan biri. Bizim zihnimize ise hemen her Amerikan arabalı tabloda resmedilişi ve adeta şehrin simgesi oluşuyla yer etti.

150523 Havana (280)Eski Havana demek daha doğru olacak herhalde-  burada ünlü 4 meydan var diyebiliriz. (1) Plaza de la Catedral, orantısız kuleleri ile meşhur gotik katedralin meydanı, burası nispeten küçük bir meydan. Bizim gittiğimiz dönemde Bienal’in olması nedeniyle katedral önünde sergilenen rengârenk büyük bateri zilleriyle meydan daha bir havalıydı. Burada ayrıca İspanyol meşhur Flamenko sanatçısı Antonio Gades’le de bir fotoğraf çektirmeli.   Kendisini duvara bir omzunu vermiş, sizi izlerken bulacaksınız. Kolonyel mimarinin izlerini taşıyan bu meydandan sonra bir başka kolonyel mimari güzelliği (2) Plaza Vieja’ya geçtik. Burası daha geniş bir alanla bizi karşıladı. Restorasyonun izleri yapılar önündeki “eski ve yeni” fotoğraflarla bize yansıyordu. Biz alana girdiğimizde rengârenk kıyafetleriyle adeta bir sirk ekibini andıran kişiler, dans ederek meydandan geçiyordu, her an enerjisi yansıtan bu şehirde, sahiden her köşe başı sürprizleriyle sizi daha da şaşırtıyor, gün be gün bunu daha iyi anladık. Diğer bir meşhur meydansa (3) Plaza de Armas-Silahlı Kuvvetler Meydanı, burası sahaflar ve antikalarıyla akılda kalıyor. Elbette bir de meşhur ahşap yer döşemesinin tarihiyle; koloniyel dönemin valisi atlar önünden geçerken çok ses oluyor diye valilik binasının önündeki taşları kaldırmış ve ahşap kaplatmış. Küba tarihinde lüksün, bürokratik seviyelerdeki kişisel isteklerin ne kadar ön planda olduğunun önemli kanıtlarından biri bu tahtalar olmalı. Ayrıca bu bölgede, ağzında kocaman puroları ve renkli kıyafetleriyle size “Foto foto” diye işaret eden Küba’lı kadınları da görmek mümkün. (4) Plaza de San Francisco eski Havana’daki son meydan. Burası terminal binası ve kiliseye ev sahipliği yapan denize nazır bir meydan, ayrıca öğrendiğimiz üzere Havana’daki en pahalı restoran da burada bulunuyor; Cafe del Oriente.  Meydandaki heykeller de ilgi çekici, hatta Kilise önündeki sakallı beyefendinin sakalına dokunursanız, bir daha Havana’ya geleceğinize dair bir şehir efsanesi yayılmış bile.

150523 Havana (247)

Eski Havana gezisinin öncesi veya sonrasında El Morro Kalesi tarafına geçip, şehri bir de panoramik olarak karşıdan seyretmek keyifli oluyor. Buradan Capitilo, Hotel Libre ( Devrim öncesi Havana Hilton) çok net görünüyor. Buraya ise denizin altından araçlar için yapılmış tünelle geçiliyor.

El Morro kalesinin karşı köşesindeyse, denize nazır, Parque Céspedes’in içinde ise birçok ünlü ismin büstleri var,  biz de gururla,  “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözüyle burada bulunan Atatürk büstünde mola veriyoruz.  Ankara Çankaya Parkı’na konulan José Martí heykelinden sonra heykel burada yerini almış.150523 Havana (253)

Havana şehrinin en önemli meydanı ise hiç şüphesiz Plaza de la Revolucion (Devrim Meydanı). Devlet binalarının ortasındaki bu kocaman meydandaki José Martí anıtı devasa ve bir binanın duvarında devrim önderlerinden ve genç kayıplardan Cienfuegos, diğerinde ise Che Guevara’nın siluetleri José Martí’ye dönük duruyor. Biz 1 Mayıs’ta orada değildik ama özgürce, coşkuyla yapılan kutlamaların havadislerini aldık.  Bu sene Raul Castro konuşma yapmış,  Fidel yokmuş. 

Şehre Dair Tavsiyeler: 

Devrim Müzesi’ni gezin. Burası eski başkanlık sarayı, Batista’nın Devrim’in olduğu yılbaşı gecesi kaçtığı sarayı. Günümüzde ise Devrim Teknesi Grandma’nın da bahçesinde bir camekân içinde sergilendiği bir müze, burada neredeyse tüm Küba devrim tarihi hakkında bilgi edinmek mümkün. 1990’lara kadar da Devrim ve dünya tarihinde bu adanın oynadığı role tanıklık edilebiliyor. En çarpıcı bölümü ise, Devrim öncesi dönemde yapılan işkencelerde kullanılan aletler.

Camera Obscura’dan şehri izleyin;  Plaza Vieja’nın köşesinde, asansörle çıktığınız bu terasta önce şehre şöyle bir bakıyorsunuz, sonrada 2 CUC karşılığında karanlık bir odada, çanak şeklindeki beyaz perdede şehri canlı bir şekilde 360 derece izliyorsunuz. Özel ve epey de eskiye dayanan bir teknolojiyle bu yansıtma yapılıyor, bu nedenle oldukça ilgi çekici bir deneyim. Şehri, ekipmanı da kontrol eden bir ‘rehber’ eşliğinde geziyorsunuz. İspanyolca ve İngilizce anlatım da var.

Hotel Nacional’e uğrayın, bahçesinde dolaşın ve 1930’lardan beri otelde ağırlanmış ünlülerin resimlerinin yer aldığı Famous Hall / Ünlüler Salonu’na göz atın. Burası devlet adamlarının, sanatçıların konakladığı şehrin en eski ve büyük oteli. Bahçesinde dolaşan tavus kuşları ise tam fotoğraflık.

Taquechel Eczanesi’ne girin ve eczacılığın merkezine yolculuk yapın.  Hemen Hotel Amdos Mundos’un yanındaki bu heybetli ahşap kapıdan girince, yüzlerce porselen kavanoz sizi karşılıyor. Burası 1800’lü yıllardan kalma bir eczane. Neredeyse hiç ilaç kutusu göremeyeceğiniz bir yer. Özellikle ‘yokluk yılları’ diye geçen 1990’lı yıllarda Sovyetlerin dağılmasıyla, hemen her alanda Küba’da yokluk çekilmiş ve başta bitkilerle tedavi olmak üzere, alternatif tıbba yönlenmesinde bu dönemlerin etkisi çok fazla. Gezen turistin dışında tedavi amaçlı ülkeye gelenler ve bu ilaçları altın değerinde görenler de oldukça fazla.

Mercado de Artesania / San Jose’de alış-veriş yapın demekten ziyade yapabilirsiniz demek daha doğru. Burası çok büyük bir Pazar alanı, buradan alınabilecek herşeyi de burada birarada bulmak mümkün. En geniş alanı ise şüphesiz ki renkli tablolar kaplıyor. 40×30 boyutundan büyük resim alınması halinde ise devlete ekstra bir vergi ödeniyor ve karşılığında yurtdışına çıkarmak için belge veriliyor. Bu işlemleri de burada yapmak mümkün.

150523 Havana (257)Tropicana Show’u izleyin; 1939 yılından beri düzenlenen bu rengârenk gösteride kaç dansçı, şarkıcı vardı sayamadım. Müthiş bir görsel şölen izlediğimiz bir gerçekti. Elbette turistlere özgü bu gösterinin sonunda, Tarkan şarkısı duymak da bir o kadar şaşırtıcı ve elbette eğlenceliydi.

Buena Vista Social Club müzisyenlerini dinleyin; benzersiz, unutulmaz bir deneyim. Biz, Plaza Vieja’daki La Taberna’da müziğe ve eğlenceye doyduk. Üyelerinden en yaşlısı 96 yaşındaki beyazlar içindeki ‘huysuz ihtiyar’dı ve öyle bir sesi ve enerjisi vardı ki, sahiden son gecemizde bu yolculuğumuzun güzelliğini zirveye taşıdı. 150523 Havana (398)

Hiç şüphesiz en vazgeçilmez tavsiye, “sokaklarda bol bol dolanın ve gözlemleyin” olacak. Özellikle bu anlattığım meydanların etrafı pırıl pırıl denecek kadar bakımlı ve renkli.  Biraz uzaklaştıkça ise harabe görünümleriyle karşılaşmak bir müddet sonra şaşırtmıyor. Benim için en çarpıcı kareler ise; küçücük odadan bozma dükkânlarda açık satılan ve elleye elleye alınan etler, evlerinin önünde bir balkon / odayı manikürcüye dönüştüren hanımlar, desen desen tırnaklar, evinin önünde, önüne üç tane deterjan koymuş bunları sokakta satışa çıkaran kadınlar, elimizde kamera ile görüldüğümüzde her daim “Where are you from?/ Nerelisiniz ?” diyen ‘turizmciler’, yanınızdan “Cohiba? Cohiba?” diye geçen ‘pazarlamacılar’ oldu.  En büyük keyif ise elbette, Amerikan arabalarıyla Havana’da dolaşmak oldu bizim için. ‘Yapmadan dönmeyin’ler listesinde bu başı çekiyor, muhakkak ki. Taksi olarak kullanılan bu arabaların ücretlerine gelince, bizim otelimiz Miramar bölgesindeydi, merkezden o bölgeye yaklaşık 15-20 CUC arası seyahat edebiliyorsunuz.

Pinar Del Rio & Viñales:

150524 PinarDelRio & Vinales (28) Hayatımın en yeşil günlerinden birini yaşadım Küba’da. Havana’dan çıkıp, adanın batısına doğru yol aldık. Yol boyu bolca ağaçlık, şeker kamışı tarlaları, yeşil alanlar ve oralarda serbestçe dolaşan hayvanlar gördük.  Zamanda yolculuk yaptığımıza daha bir inandım bu yolculuk sırasında. Tüm bu ‘doğal’ yaşamın içerisinde huzurla yol aldık. İlk durağımız bir tütün çiftliğiydi. Malum her sektör devlet tekelinde olduğundan bu durum puro üretimi için de geçerli. Devlet bu tütün çiftlikleri ile anlaşarak, buradan çıkan tütünlerin hangi fabrikaya gideceğine dair yönlendirme yapıyor, tütünlerin kalitesine göre. Çiftlikte tütünleri hem tarlada, hem de kurutma alanında görme imkânı bulduk ve küçük bir ‘sarma’ gösterisi de izledik. Ayrıca bu çiftliklerde etiketsiz puro alımı da yapılabiliyordu.

Buradan Viñales Vadisi’ni, tepeden izlemek üzere hareket ettik ve herhalde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nda yer alan bu vadiyi en güzel şekilde tepeden seyrettik. Mayıs ayında Küba’da olmak büyük şansmış, renkli gezimizde her yer alev alevdi. Bu mevsim ateş rengi çiçeklerini açan Alev Ağacı, tüm gezi boyunca Amerikan Arabaları kadar, fotoğrafların başrolündeydi hemen her gezi durağımızda.  Viñales Vadisi’ni de bu fondan tepeden seyretmek ve fotoğraflamak o heybete harika bir dokunuş oldu. Gezinin ikinci yarısı özellikle kolonyel dönem ve kölelik tarihine dairdi. Vadi içerisinde yol alıp, dönemin şeker kamışı kölelerinin yaşadığı bölge olan Palenque de los Cimarrones’te yemek yedik. Biraz sürprizliydi bizim için, geniş bir yeşil alanın ortasında taşların içine oyulmuş bir mağaradan geçtik, sonra mağara restorana açıldı ancak, restorana girmeden de kölelik döneminden bir canlandırma, Afro-Kübalı (Afrika kökenli Kübalı) ateşli dans gösterisi ile karşılandık. Dairesel alanlarda kurulu sofralarımız, fonda müzikle birleşince keyfimiz ikiye katlandı. Not düşmekte fayda var, tavuk çevirme ve fasulyeli pilavlı mönü Küba’da yediğim en lezzetli yemekti, listem çok uzun olmadığından sahiden önemli bir yeri oldu bunun damağım için.

Yemek sonrasında, yine kölelerin yaşam alanı olmuş, mağaralarda sürprizlerle dolu gezimize devam ettik, Cueva de Santo Tomás’da yine bir mağara içinden yol aldık ve ışığı görmeyi beklerken, mağara içinde küçük bir suyolu ve teknelerle karşılaştık, ışığa doğru yolculuğumuz ise bu teknelerle oldu. Bu kısa tekne gezisi boyunca rehber/kaptanımız, mağara içinde sarkıtlardan, fal baktı desek yeri var. Falımızda, denizatı, insan yüzleri, çeşitli hayvan figürleri çıktı. Neyse ki buranın ev sahipleri, yarasalarla çok yakın bir temasa geçmedik.
Buradan sonraki duraklarımız önce, yine renkli, tek katlı evleriyle sevimli Viñales Kasabası ve ardından, meşhur Mural de la Prehistoria -Tarihöncesi Duvar Resmi’nin yer aldığı alan oldu. Alabildiğine geniş bir yeşil alanın içinde yer alan ‘Dünyadaki en büyük duvar resmi’ özelliğini taşıyan 180×120 boyutlarındaki bu resim tarih öncesi devirleri anlatan renkli bir çalışma. Frida Kahlo’nun eşi Diego Rivera’nın öğrencisi ressam Leovidilgo Glez’e ait olan çalışma 1960 yılında başlayıp, 4 senede tamamlanmış. Bu resime ek olarak, burası Piña Colada’sıyla meşhur hiç şüphesiz. Dileyene Rom’lu dileyene Rom’suz servis edilen bu eşsiz lezzet serin serin öyle iyi geldi ki; en’lerle dolu bu güne “Küba’daki en iyi Piña Colada” olarak ekleniverdi. Çimlerinde oturup, B’irlikte yaşadığımız o şükür dolu ve kutlu an’ın ise bende tarifi yok.

Cienfuegos:

Bir sonraki gün yine düştük yollara, bu kez adanın diğer istikametine. Hedefte Karayip kıyıları vardı.  Cienfuegos’a 150525 Trinidad (286)gelmeden önce bir puro fabrikasında durduk, fabrika deyince öyle bacası tüten kocaman bir tesis gelmesin zihinlere, burası geniş bir kata yayılmış, özellikle kadınların istihdam edildiği bir atölyeden halliceydi. Purolar makine üretimi değil belki ama bu hanımların hepsi, herhangi bir makineden daha hızlı ve maharetli orası kesin. Ayrıca hepsinin tırnakları adeta tablo gibi, rengârenk desenli ve bakımlı. ‘Fabrika’ya girerken yanımıza çanta, kamera vb. almamız yasak. Nedenini anlamak çok zor olmadı, gördüklerimiz ve duyduklarımızı birleştirince. Yapılan purolardan ‘kayıtdışı’ satışlar yapılabiliyor, “el altından” bu nedenle de bunu olabildiğince önlemek istiyor devlet. Sokaklarda “Cigar, Cohiba?” diye dolaşan kişilerden puro almak ise çok doğru değilmiş diye duyuyoruz, çünkü çoğunun fabrikalarda kullanılan tütünlerin artıklarından yapıldığı söyleniyor.

Cienfuegos, Küba’nın en temiz şehri. Aynı zamanda Fransız etkisi olan bir şehir. Bir dönem beyaz nüfus bu bölgede çok azaldığından, Fransa’da aileler getirilmiş buraya. Pırıl pırıl meydanı ve Tomas Terry tiyatrosu şehrin meydanında. Tiyatro’nun içine de girme fırsatı bulduk, içimizden “oyun olsa da izlesek” diye geçirdik. Tiyatronun tavanındaki resimdeki saat ayrıntısı da dikkat çekiciydi. 16:05’i gösteren saat yapının tamamlandığı saati işaret ediyormuş. Cienfuegos’ta Küba’daki bir diğer leziz molamızı verdik diyebilirim. Bu kez mönüde karides ve pilav vardı. Eski bir saray olan Palacio de Valle ‘de aldığımız bu mola Endülüs esintileri taşıyordu, muazzam mimariden hali hazırda büyülenmişken, çatısında içtiğimiz limonata o sıcakta tam bir kurtarıcıydı.

Trinidad:

150526 Trinidad & SantaClara (481)Cienfuegos’tan Trinidad’taki otelimize yol aldık. Gezimizdeki ilk ve tek yağmuru da bu arada gördük. Karayipler’de denize bu puslu havada girmiş olduk. Denizse, vasattı denebilir. Kumsal ve dalga birleşince malum bulanık bir deniz kaçınılmaz. Bununla beraber denize girmekteki tek motivasyonumuz adeta tenimize yapışan sineklerden kurtulmaktı. Bu nedenle bu bölgede sinek gerçeğini bilip önlem alarak gitmek gerekiyor. Otelde kaldığımız süre boyunca tüm enerjimizi kaşınmaya ayırdık demek abartılı olmaz. Kurtuluş yolumuzu ise Trinidad’a inerek ve geceyi Casa de la Musica’da geçirerek bulduk. Burası basamaklı bir alana kurulmuş bir açık hava konser mekânı. Giriş için 1 CUC vermek gerekiyor, sonrasında ister masaya ister basamaklara oturarak sahnedeki ritme eşlik edilebiliyor. Salsa severler, tanıdık tanımadık herkesle dans ediyorlar. Ayrıca gece boyu sahnedeki gruplar da değişiyor. Ben kendi figürlerimi adeta yaratırken, durumuma acıyıp, hevesimi de gören Küba’lı teyze yanıma yaklaşıp, Salsa dersi isteyip istemediğimi sordu, neyse ki giderayak oldu bu olay da enerjimi atmıştım hâlihazırda. Otelimize dönüşse tam bir maceraydı. Taksi namına kullanılan arabalardan herhalde en küçüğüne bindik. Eski bir FIAT olan arabamızın şoförü arabadan daha büyük olunca arabayı çalıştırmak için kontağı çevirmeye ek olarak ayaklarından destek almak zorunda kaldı. “Taş Devri” çizgi filminin içindeydik bu kez. Arabaya binmeden benim oturduğum arka tarafta bulunan motorun kapağını açtı, yürümekten biraz hızlı şekilde yola koyulduk. “Korkmadım” desem yalan olur. Zifiri karanlıkta yol aldığımızdan, arabanın farları ve yıldızlarla yetinmeye çalışıyorduk ve yolda yan yan giden yengeçleri ezmeden yol almaya çalışmaksa şüphesiz ki gezideki “en unutulmazlar”ım arasında ilk sıralara oturdu.150526 Trinidad & SantaClara (175)

Ertesi sabah hemen Trinidad keşfimize başladık. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan şehir, Küba’ya dair fotoğraflarından tanıdığımız renkli evlerin şehrin. Tüm evler bir katlı, iki katlı olduğundan insanı hemen içine alan sıcaklıkta bir yer burası. Sıcak demişken, elbette saat kaç olursa olsun kokteyle doymayan gezi ekibimizle buranın da “en meşhur” 150526 Trinidad & SantaClara (195)içkisini buluyoruz. La Canchanchara’ya Canchanchara “ateş suyu” içmek için oturuyoruz. Sabah saat 09:30. Barın ilk misafirleriyiz, seramik bardaklarda tahta bir karıştırıcı ile gelen ateş suyunun dibinde bal var, onu karıştırmamız gerekiyor. Tadar tatmaz, ballı su fikrinin sadece görüntüden ibaret olduğunun idrakı başlıyor, bu idrak yüzüme yansıyor benim de. Kalkarken, bitmiş bardak gördüğümü sanmıyorum. Kokteyl performansı yüksek ekibimize bile,  bu fazlaydı.

150526 Trinidad & SantaClara (179)Trinidad Sokaklarda gezerken, kuş sesleri eşlik ediyor bize. Arnavut kaldırımı arşınlarken, sınıf kapısı açık bir okulun önünden geçiyoruz. Formalarıyla çocuklar öyle tatlı ki. Burası huzur dolu bir yer, büyük araçların şehrin bu bölgesine çıkması yasakmış, ancak özel izinlerle çıkabiliyorlarmış. Bu nedenle sokağın sesleri eşliğinde geziyoruz. Zihnimizde adeta ‘masallar ülkesi’ gibi yer edinen bu şehri biz pek sevdik, gecesi ve gündüzüyle.

Trinidad’tan Santa Clara’ya yol alırken, koloniyel dönemde şeker kamışı kölelerinin çalıştırıldığı ve köleleri izleme kulesi ile bütünleşmiş, Manaca Ignaza’da duruyoruz. Zamanın ‘gözlem’ kulesi şimdilerde şahane bir manzara açılan bir basamak adeta, alabildiğine yeşil bir vadiyle buluşma noktası. Aşağıda buraya özgü beyaz örtülerin asıldıkları iplerin üzerindeki dansı ise manzarayı bütünlüyor.

Santa Clara:

150526 Trinidad & SantaClara (462)Ché’nin zaferlerinin kenti ve Devrim’in fitilinin ateşlendiği bu kent, 1997’yılında yani Bolivya’da öldürülüşünden tam 30 yıl sonra naaşının buraya taşınması ve adına yaptırılan anıt mezarla adeta bir mabede dönüşmüş durumda. Ché ve onunla beraber Bolivya’da öldürülen silah arkadaşlarının mezarlarının bulunduğu bu yapı, Ché’nin hayatından kesitlere de yer veren bir müzeye de ev sahipliği yapıyor. Kübalılar için burası çok büyük önem taşıyor ve adeta kutsal bir yer, bu nedenle de itinayla korunuyor, fotoğraf makinesi vb. kullanımına izin verilmiyor. Mezarların bulunduğu alan loş bir alan, mezarlar ise duvara gömülmüş; bir duvar boylu boyunca ölenlerin kare şeklinde çerçevelere çizilmiş siluetleriyle kaplı, çerçevelerin yanlarında ise bir dal kırmızı karanfil var. Sessizce duamızı edip, ayrılıyoruz buradan. Ché’nin  6,5 metrelik heykelinin bulunduğu bu meydan, 1 Mayıs gibi günlerde törenlere ev sahipliği yapıyor. Müze ve mezarların bulunduğu yapıyı çevreleyen alanın tüm çevresinde yer döşemesinde “Y” harfini andıran yanyana şekiller var, bunlar da ellerini açmış insanları simgeliyor, dünya barışını vurgulamak için bu şekilde düşünülmüş.

Ernesto “Ché” Guevara, milletler üstü bir devrimci. Sözleriyle ve yaşamından, ölümüne tüm dünyayı etkilemiş bir lider. “Lider”liği savaş alanında ön plana çıkan ama aslında devlet yönetme noktasında bu liderliği tercih etmeyen biri olduğunu anlamak çok da zor değil. Bu nedenle de bence Fidel Castro ile aralarında önemli bir denge unsuru kurulmuş. Fidel milletin “baba” figürü, yönetici, her zaman saygı duyulan. Ché ise ilham veren bir “devrimci”, “yoldaş”.

Kendim için Küba’da aldığım en değerli hediye Ché’nin ikinci eşi Aleida March’ınche-cover “Remembering Ché-My Life with Ché Guevara ” (Ché’yi Hatırlamak- Ché Guevara ile Hayatım) adlı kitabıydı. Nasıl tanıştıkları, Devrim’e giden yolda yaşadıkları, Devrim sonrası ülkenin dönüşü ve Ché ‘nin ölümünü de kapsayan yaşamlarından kesitlerle dolu bu kitabı, elimden düşüremeden okudum, Küba dönüşünde.  Umuyorum en kısa zamanda Türk okuyucularla da buluşabilir bu kitap.

Arjantinli olarak dünyaya gelen genç bir doktorun, dünyaya mal olmuş bir Kübalı olarak öldüğü böylesi bir hayatı; aşığı bir kadının kaleminden okumak çok etkileyiciydi. Ché’nin hiçbir yerde daha önce rastlamadığım fotoğraflarıyla beraber, bilmediğim birçok yönünü de öğrenme imkânım oldu. Karşıma çıkan adam Devrimci kişiliğinin yanında, sevdiği Türk şair, Nazım Hikmet’ten de alıntılarla aşkını mektuplara yansıtan bir âşık, savaş alanında dahi, dur duraksız okuyan bir kitap kurdu, hayatını çocukları, eşi ve insanlığa dair idealleri arasında bölmüş bir baba ve eşti. En etkilendiğim bölüm ise Ché’nin son yılları oldu, Kongo dönüşü, Bolivya’daki devrim hareketi öncesi hazırlıklarını tamamlamak için Küba’ya eşi ve çocuklarının yanına dönen Ché, kimliğini gizlemek zorunda olduğu için yaşlı, göbekli bir Ramon amca rolüne bürünüyor ve son ziyaretinde çocukları dahi, babalarıyla olduklarını bilmiyor. Son fotoğrafları da o bu gizli kimliğine bürünmüşken çekiliyor.

Ché’nin arkadaşı Alberto Granado ile Latin Amerika’yı baştan sona motosikletle gezdiği dönemi konu alan 2004 yapımı film Motosiklet Günlüğü’nü izlemek de tüm bu yaşananların temellerini keşfetmek için önemli bir adım.

İzledikçe, gördükçe, okudukça daha bir hayranlık duyduğum Ernesto Ché Guevara’yı bu kadar yakından tanıma imkânına sahip olmak Küba gezimizin en değerli katkısıydı, şüphesiz.

Varadero:

150527-28 Varadero (126)Küba keşif gezimizi, bir anda deniz ve keyif tatiline döndüren şehir, Varadero, adeta mola noktamız oldu. Durdurak bilmeden gezip, her an yeni bir şeyle karşılaşan, yeni bir şeyi duyan zihnimiz, bu ‘oteller bölgesi’ne dönüşmüş yarımadada biraz olsun dinlendi. İki gece konakladığımız, herşey dâhil otelimiz, Varadero’nun en yeni oteliydi:  Melia Marina. Bir tarafı Marina, diğer tarafı ise plaj olarak dizayn edilmiş otelimize bayıldık. Burası Amerika Birleşik Devletleri’ne en yakın noktasıydı adanın. Karşı kıyılar Miami sahilleri. Varadero, turizme yatırım yapmaya başlayan Küba’nın önemli gelir kaynağı bölgelerinden biri. Bu nedenle de bu bölgede çok fazla otel mevcut.  Deniz keyfi daha çok dalga sesleri, harika bir manzara ve keyifle yudumlanan serin kokteyller olarak çıktı. Okyanus pek dalgalı olduğundan ve sahiller kumluk olduğundan, çok öyle yüzme odaklı değildi denizde kaldığımız süreler. Suyun sıcaklığı da vücut sıcaklığına yakın olduğundan, pek öyle serinlemek için de olmadı okyanus sefamız. Bu yoğun turun arasına böyle bir herşey dahil keyfin konulması hepimize çok iyi geldi.

Tam da bu nedenle eğer Balayı için de Küba düşünülecekse, Varadero’da birkaç gün düğün yorgunluğu atıldıktan sonra keşfe başlanması tavsiyemdir. Zihin ve bedenler dinlendikten sonra Havana ve diğer şehirler gezilebilir.

Not: Küba’da gezerken, başınızı hep yukarıda tutmayın, birbirinden güzel seramik yer döşemelerini kaçırmak istemezsiniz  !

kübaa

Reklamlar

One comment

  1. süper bir tatil olmuşa benziyor cidden 🙂

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: