Uzun bir haftasonu : AmsterDAM

Bazı şehirler, zamanını bekler, sizi misafir etmek için.

Yıllar yılı ertelenir durur, seyahat planları yapılırken ve ‘fırsat bulamadım’lar zamanı gelince fırsat oluverir, O’nunla.

B’iz de #kasimbizebaşka diyerek, düştük Amsterdam, diğer yaygın hitabıyla A’dam’ın yollarına.

Hayat koşturmamıza aldığımız uzakta bir molaydı Amsterdam ancak, kendi içinde dur duraksız geçirdik, uzatılmış hafta sonumuzu.  Kasım ayında, talihli iki ziyaretçi olarak, bol güneşli, hatta ılık denebilecek bir havada yaşadık şehri. Amsterdam’da Sonbaharın en güzel yanı renkleriydi. Özetle, Van Gogh’un Ayçiçekleri tablosundaki her rengi barındırıyordu ağaçlar ve şehirde fazlası da vardı. Bununla beraber, hava erken karardığından turist olarak bizim hızımızı kesti az daha olsa. Hele bir de şehir hemen her köprübaşında kendini tekrarlıyor gibi göründüğünden, kafa karışıklıkları yaşadık bolca.

Şehrin merkezinde, açık hava sanat müzesinde gezer gibiydik, gözlerimizin yakaladığı her kare yeni bir tabloydu baktığımız. Keşfimizi ise tam olarak  “Hazine Avı” oyunu kurgusunda gerçekleştirdik.  Gitmeden arkadaşlarımızın yönlendirmesiyle aldığımız, 48 saatlik “I Amsterdam” kartımız sayesinde az zamanda çok şeyi deneyimledik ve ipuçlarını değerlendirip, hazineleri bir bir bulduk.  Karta dâhil olmayan ama “yemeden, görmeden gelmeyin” tavsiyelerini de haritamızda işaretledik.

Hotel Rezervasyonumuzu Booking üzerinden yaptık. Leidesplein’de otel seçmiş olmanın epey keyfini sürdük. Bir tek Vondelpark çok yakın olmasına rağmen, ziyadesiyle keyfini süremedik, onu “bir dahaki sefere”mizin üst sırasına koyduk.

Havaimanı’ndan Ulaşım:

Otel Leidesplein’de olunca, direkt otobüsle havalimanından bölgeye geldik. – Otobüs numarası 197, havalimanından çıkar çıkmaz B9 durağından biniliyor.

Gezilecek & Görülecekler:

I Amsterdam” kartımızdaki her şeye zaman ayırabilmek elbette imkânsızdı, birçok müzeye ücretsiz giriş, restoranlarda, kafelerde, bisiklet kiralamada indirim sağlayan ve hatta hediyeleri olan bu karttan biz, Modern Sanat Müzesi olan Stedelijk’i, Van Gogh Müzesi’ni ve Rembrandt’ın Evi’ni önceliklendirdik. Buna bir de Hollanda’nın gözde futbol takımı Ajax’ın stadı olan Amsterdam Arena turunu ekledik.

Şehri, yürüyerek ve zamandan tasarruf etmek için tramvayla gezmeyi uygun bulduk, elbette bir de kartımıza dâhil olan Kanal Turu’nu yaptık.

Diğer Avrupa şehirlerine kıyasla, Noel yaklaşırken daha az ışıltılıydı Amsterdam, Rembradtplein , Leidesplein taraflarında Noel Pazarları’na rastlasak da pek de kıyaslanacak ölçekte olmadıkları bir gerçekti.

Kartımıza dâhil olmasa da “olmazsa olmazlar” arasındaki Anna Frank’ın Evi’ni de ziyaret ettik. Yaklaşık 45 dakika kadar sıra bekledik, sırada beklerken belli aralıklarda bilgilendirme tabloları vardı, Ücretsiz wi-fi olduğunu ve yaklaşık ne kadar süre daha bekleyeceğimizi gösteren. Anna Frank, elbette ki insanlık için çok özel bir figür, bir çocuk, bir gözlemci, bir yazar. Benim için ise biraz daha özel. Beni yazmaya özendiren, tüm satırlarıma vesile olan. Benzer yaşlardayken tanıştığımızdan olsa gerek, yer yer oyun arkadaşım, dert ortağı gibi hissettiğim ve uzun zaman sonra yeniden karşılaşmak için gittiğimde orada bulamadığım. Çocuk olmayı, hayal etmeyi ve bunları kâğıda aktarabilmeyi Anna’dan öğrendim ve savaş’ı onun satırlarında okudum ilk kez. O yüzdendir hala savaşların perde arkasında gördüğüm yalnızca, çocuk yüzler, okuduğum yalnızca onların yaşadıkları. Her şeyi varken, kanı, inancı yüzünden siyah perdelerin arkasında bir dünya kurmak zorunda kalmış Frank Ailesi’nin sığındığı evde yaşadıklarına böylesi tanık olmak oldukça sarsıcıydı. Aile’den hayatta kalan Otto Frank’ın kızının günlükleri üzerine konuşmasını izlediğimdeyse… Anna’nın günlüklerini toplama kampından dönünce okumuş babası, yakın bir ilişkileri olduğunu hemen her şeyi paylaşmaya çalıştıklarını söylese de ekliyordu konuşmasında Otto Frank; “Yakın olsanız da, çocuklarımızı ne kadar iyi tanıyoruz ki. Anna günlüklerinde tanıdığımdan çok farklı.” diyordu. Onların birlikte sığınma günlerinde kurdukları dünyanın içinde Anna kendi dünyasını kurmuştu aslında, orada yaşıyordu.

“İnsan” olduğumuzu unutuyoruz, çoğu zaman. Tenimiz, kanımız, inancımız ve hatta onun teni, kanı, inancı “İnsan”lığımızın en büyük engeli, farkına bile varmadan, yaşadığımızı sanıyoruz.

Tam da sonrasında, karşılaştığım “insan” olduğunu unutmuş bedenler, kırmızı ışıkların altında ötekini çağırıyordu, siyah perdeleri çekmek için. Bu kez perdeler, sığınmak, saklanmak için değildi, insanlığından sıyrılmış bedenler, bilinçlerini örtüyordu o perdelerin ardında.

Kimileri ise bu örtünme için perdeye ihtiyaç duymuyordu, “Coffee Shop”larda dumanaltı sığınmalar pek yaygındı. Sokaklara yayılan baskın koku dışında, tüm bu deneyimler yaşanırken şehir bir o kadar keyifli ve güvenliydi.

Van Gogh Müzesi gezimiz çok keyifli ve etkileyiciydi.  Oto portreleri ile girişimizi yaptık Van Gogh’un dünyasına.  Duvardaki yazı dikkat çekiciydi; “İnsanlar birini tanımanın zor olduğunu söylerler, ancak birini resmetmek de kolay değildir.”  Birbirinden farklı oto portreler, Van Gogh’un ne kadar farklı ruh hallerinde, farklı huyları barındırdığına kanıttı adeta. Bir içinde B’in resmedilmişti.

Van Gogh ilk dönemlerini köylü ressamı olarak anılmak için geçirmiş, hatta özellikle bunun için “Patates Yiyenler” tablosunu 1885 yılında tamamlamadan evvel, tablonun her bir karesi için yıllarca çalışmış ve eksiksiz bir eser olsun istemiş. Ancak resmin profesyonelliği bir yana, çok karanlık oluşu, kasveti ya da belki de can yakan gerçekçiliği nedeniyle tablo, başta Van Gogh’un kardeşi Theo’dan olmak üzere, istenilen ilgili görmemiş.  Van Gogh, hayatını farklı bölgelerde sürdürürken, bunu sanatına da bariz bir şekilde yansıtmış. Paris’e taşındıktan sonra modern çalışmalara odaklanan ressam, Fransa’nın güney kasabasına taşındığı dönemdeyse, yine ağırlıklı doğa resimleri yapmaya başlamış. Son olarak da Gaugin’le tartıştığı gece sonrası kulağını kesince, taşındığı rehabilitasyon merkezinde yaptığı resimlerde, ruh halini renkleriyle anlatmış.  1889’da göğsüne sıktığı kurşun sonrası tedavi edilememiş ve kardeşi Theo’nun yanında 2 gün sonra ölmüş. Aralarındaki bağ nedeniyle Theo da bu acıyla uzun zaman yaşayamamış ve onun da ölümünden sonra eşi ve oğlu sayesinde Van Gogh’un eserleri, hayatı günümüze kadar taşınabilmiş. Tüm bu kasvete rağmen, Van Gogh’un eserlerinde “yeni”nin de habercisini görmek zor değil. Benim de en sevdiğim eseri, Çiçek Açan Badem Ağacı tablosunu Theo’nun oğlu, adaşı Vincent ‘in doğumunun adeta kutlaması için yapmış. Böylesi bir deneyimden sonra Stedelijk Modern Sanat Müzesi biraz fazla modern geldi bize.  Elbette, ilgisi olanların kaçırmaması gereken bir keşif noktası.

Rembrandt Huis, yani Rembrandt’ın evi ise, sanatçının kendi eserlerinden daha çok, öğrencileri ve koleksiyonculuğu nedeniyle topladığı tablolarıyla doluydu. İflası nedeniyle açık artırmaya çıkıp satılmasına rağmen, eserler korunarak, günümüze kadar gelmiş. Evin içindeki en ilgili çekici yerler, kapaklı dolap şeklinde küçük yataklardı.  O dönemde boylu boyunca yatınca beyinlerinin kanla dolacağını düşünüp, oturur şekilde otururlarmış diye anlattılar. Eserlerdense en ilgi çekici olanlar, baskı tekniği ile metal plakalarla yapılan, müthiş detaylara sahip eserlerdi. Gözümün önünde çalışmanın örneği yapılmış olsa da, eserleri incelerken tüm bunların metal bir plakaya kazıyarak yapıldığına inanmam çok ama çok zor oldu.

Amsterdam Arena da bizim rotamızda Görülmesi Gerekenler’dendi. Tur eşliğinde gezilebilen statta Ajax’a dair, statta yapılan etkinliklere, çimlerinden, özel odalarına, soyunma odalarına kadar hemen her ayrıntıyla ilgili bilgi aldık. Darısı bizim statlarımızın başına diye düşünerek gezdik.

‘Yemeden & Tatmadan Gelmeyin’ ler:

Eğer krep seviyorsanız, Anne Frank Huis’nin sırasında Pancake Bakery’de tuzlu ve tatlı krepler yenilebilir. Biraz yoğun oluyor özellikle hafta sonları, ama hızlıca masalar boşalıyor. Ama tatlı denilince, asla asla atlanmaması gereken yer Winkel 43 ve mekânın sihirli Elmalı Tartı. İşin sırrı, gizli tarifinin ölçülerinde olmalı. Lezizdi.

Biz pek oturmaya fırsat bulamasak da, farklı bira tatlarını denemek isteyenler için kendi biralarını yapan yerler de pek gözde. Red Light’a yakın Brouwerij De Prael bu mekânlardan biri.

Elbette Hollanda’ya gelmişken, peynir tatmadan olmaz. Biz peynirlerimizi, Henry Willig Cheese & More’da tattık ve hatta aldık.

Bunların dışında özgürlüğün ve bir o kadar medeniyetin şehri olan Amsterdam’da insan kendi bünyesine göre birçok farklı şey deneyebilir. Malumunuz burada ‘CoffeeShop’lar kahve içmek için değil !

Biz, her anımızın farkında olmak istedik ve “hatırlamıyorum”lara yer vermek yerine, molamızı unutulmaz kılmayı seçtik.

Güzel şehir A’dam’a bu kez ilkbaharda tekrar dönmek üzere şimdilik “Hoşça Kal” dedik !

“İzlemeden Geçmeyin” Notu : Bir küçük İzlemeden Geçmeyin notudur bu. Ben zihnimde Amsterdam molamız çok tazeyken izleme fırsatı buldum. İyice bir zihnime yerleştirdim duygularımı, size de tavsiyemdir bu şahane filmi izleyin, ya gitmeden ya dönünce..Aynı Yıldızın Altında.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: