#cerper Balayı Notları: Amalfi Sahilleri

                             
 
#cerper Balayı Notları: Amalfi Sahilleri 
 
Malumunuz düğün sezonu açıldı; her hafta sonu en az iki düğünlü günler şu ara yaşadıklarımız.
 
Mayıs ayı sonunda muradına ermiş biri olarak, siz kerevetine çıkın diyerek Amalfi sahillerinden, Roma’ya uzanan balayı keşfimizi paylaşayım istedim. “Balayı’nda keşif mi olur !” derseniz; oluyor, oldurduk. Aslında bizim için zaten keşifsiz olmazmış, “iyi ki de böyle bir rota çizdik” dedik durduk.

Amalfi sahilleri, kendini kendi anlatan bir doğa güzeli. En basit tabirle ortaya şekilsiz bir taş parçası koysanız, şahane fonuyla harika bir tabloya dönüşecek ilhamı veriyor, “taş”ı bile başkalaştırıyor. Kadrajda her an mı bir güzellik olur, oluyor. Doğal güzelliğine, çiçekler eşlik ediyor, eşi bulunmaz manzaralar karşınıza çıkıyor.

Bu güzelliklere kavuşmak ise oldukça kolay. Napoli, Amalfi bölgesine en yakın büyük şehir, Amalfi sahillerinin de bulunduğu Campania bölgesinin baş şehri. Biz Napoli’den araç kiralayıp, Amalfi’ye gittik. Bunu yaparken de öncelikle yolun yarısında denizi görmeden, ince, uzun oldukça keskin virajlı yollardan dağa tırmandık, ardından denize doğru Amalfi Costeria’ya doğru inişe geçtik. Amalfi sahillerinde, 15-16 yerleşim yeri Salerno’dan Sorrento’ya doğru sıralanmış durumda, bunlardan en gözdeleri: Ravello, Amalfi, Positano, Sorrento ve elbette karşısında Capri adası. Gidene kadar kiralık araba ile ulaşım keyifli, güzel bir deneyim, bununla beraber sahillerde tüm ulaşımı küçük teknelerle sağlamak çok yaygın olduğundan arabayı bölgede kullanmaya gerek kalmıyor. Biz de ilk durağımız Amalfi kasabasına gittiğimizde, önceden otelimizden, unutulmaz insan Margot’nun ayarladığı otoparka arabamızı koyduk ve 3 gün arabamızı unuttuk. Amalfi’den önce yolumuzun üzeri diye Ravello’da durduk. Oldukça sakin, yeşil ve tüm denizi ayaklara tepeden seren şahane bir yer burası. Andre Gide’nin deyişi ile Ravello’yu özetlersek “gökyüzüne denizden daha yakın” bir yer burası. Oksijeni ve manzarası birleşince, sarhoş olmak için Limoncello içmenize gerek kalmıyor.
Ravello’nun meydanı, Amalfi ile karşılaştırıldığında oldukça küçük, bunun yanısıra, kilisenin meydanının şehir merkezi olması hemen hemen tüm sahil şeridinde ortak nokta. Meydanda durduğunuzda, kilise çanı, keskin kahve kokusu sizi sarıyor. Ravello’da görülmesi gerekenler ise zihne kazılacak manzaralarıyla Villa’lar.  Villa Cimbrone, Villa Rufolo bunlardan. Bizimse tesadüfen keşfettiğimiz; Villa Eva ‘da harika manzarasıyla bizi büyüledi. 
 
 
 
 
 
Kendi düğünümüzden yaklaşık 24 saat sonra ise meydanda kiliseye doğru yürürken rastladığımız gelin Laura ve Jason’ın düğün eğlencesinin hazırlıklarının ortasına düştük, Villa Eva’da. Davetlilerin ağırlanacağı masaların her biri Amalfi sahil şeridinden bir bölgenin adını almıştı. Düzenleme çok zarif, manzara ise nefes kesen bir fon oluşturuyordu.
 


Ravello ilk durağımız olunca, Amalfi’ye özgülüklerin birçoğunu ilk burada gördük, deneyimledik. Amalfi bölgesi, limonlarıyla meşhur, hal böyle olunca, hemen her şeyde limon kokusu, figürü, lezzeti almak kaçınılmaz. Amalfi’de Limon deyince aklınıza bildiğiniz limon gelmesin. Limonlar oldukça kalın kabuklu ve büyük, orta boy bir kavun büyüklüğündeler. Müthiş esansının sırrının kalın kabuklarından olunduğunu düşünüyoruz. İlk limoncello’muzu da Ravello’da tattık. Oldukça keskin bir o kadar da tatlı bir likör. Alkol oranı gerçeğinde burada ikram ettiler. Gerçek bir limoncello’nun alkol oranı %33. Şeker, alkol, limon suyu ve elbette limon kabuğunun gizli tarifiyle yapılıyor. İnceleyip, boyayla sarılaştırılmamış olanını bulmak gerekiyor. Limoncello’ya alternatif, sütlü olan limoncello’lar da var içimi çok daha yumuşak. Bir nevi limonlu Bailey’s. Limonla sınırlanmamış, bölgenin doğasına uygun rengârenk çeşitleri mevcut sütlü olanların. Yine bölgeye özgü bir diğer güzellik ise, seramikler. Bölgeye ait renkleri ve elbette limonu barındıran, şahane tabaklar, seramik masalar, hediyelik, dekoratif öğeler hemen her durakta kendini sattırıyor.   Özellikle masalar, sandalyeler, hemen her Güney İtalya tablosundan aşina olduğumuz demir şahane dökümle kombine edilmiş. “Şu masadan alsam götürsem” derken, üç günlük malikânemiz Amalfi’deki Oda&Kahvaltı otelimiz Residenza Pansa’da Amalfi isimli odamızın balkonunda harika seramik masamız, dualarımın kabulüydü adeta. Bunlara ek olarak, bu bölgede hemen her yer sanat galerisi. Tümünde de müthiş renklerle tuale dökülmüş Amalfi Sahillerinden manzaralar var. Turistik yaygınlıklardan biri de, malum bölge denizcilikle öne çıkmış olunca tüm tarih boyunca, mercan ve sedef ağırlıklı takılar. Bodrum’da vitrinlerde göreceklerinizden pek farklı değiller elbette. 
Türkiye ile paralellik kurmaya başlamışken, aktarmadan edemeyeceğim, eğer Kaş sizin için vazgeçilmezse Amalfi sahillerinden müthiş zevk alacaksınız. Evlilik teklifini Kaş’ta almış bir gelin olarak, balayı için Amalfi’de karar kılmak iç zor olmadı. Denizi, dokusu epey paralel. Ne yazık ki, eklemem gerekiyor Amalfi Sahilleri çok daha iyi korunmuş. Sahillerin adrenalini yükselten en önemli noktası ise yolları. Bu nedenle araba kiralanacaksa, küçük olması çok ideal. Bununla beraber biz deneyimlemesek de, bölgede ulaşımı karadan SITA otobüsleri değme oyun parkı hızlı trenlerine taş çıkaracak şekilde. Biz içinde olmadık ama yanından geçerken bile yeterince adrenalin salgıladık, daracık yollarda.
Amalfi kasabası bizim otağımızı kurduğumuz yerdi, tabiri caizse. St. Andrea Katedrali, kasabanın meydanını oluşturuyor. Otelimiz ise 6 odalı bir Oda&Kahvaltı oteli. Residenza Pansa. Hollanda asıllı Margot, her turiste lazım müthiş güleryüzlü ve yardımcı otel hanımefendimizdi. Onun sayesinde günlerimize harika ve dakik bir kahvaltıyla başlayıp harika yemekler yedik, kolaylıkla da gitmek istediğimiz yerlere gittik. Daha tatil başlamadan zaten kendisiyle e-posta yoluyla tanışıp, yönlendirmeler almaya başlamıştık. Otelimizin kahvaltı salonu niteliğinde bir alanı olmadığından herkes, akşamdan sabah yemek istediklerini verdikleri kağıtta işaretliyor, saat kaçta kapıda olsun istiyorsa yazıyor. Ve balkonda harika bir kahvaltı keyfiyle güne başlıyor. Akşam yemeklerimizi ise genelde “Taverna”da yedik. İlki Taverna degli Apostoli; Katedralin hemen alt yanındaydı, meydan manzarasında yedik yemeğimizi. Meşhur Bruschetta ile başladık ve makarna, balıkla devam ettik. Bölgede yediğimiz en lezzetli ve yemek gibi yemeklerdendi. Ertesi akşamsa, “balığa doyduk” dediğimiz La Taverna Del Duca’daydık. Katedralin önünden içeri doğru ilerleyen yolda sağda, çok eğlenceli ve hikayeli bir çeşmenin önüne kurulmuş bir restorantı burası. Bu hikayeli çeşme İtalya’da özellikle Napoli bölgesindeki “presepi” sanatının küçük bir örneğiydi. Özellikle İsa’nın doğumunu konu alan minyatür figürlerle süslenmiş hikâyeleri içinde barındırıyor. Restoranımızın ilerisinde çok daha büyük bir “presepi” gördük, hava kararınca aydınlatmayla daha bir gösterişliydi.
Amalfi’de gece hayatı yok, hatta geceye kalmadan hemen her yer sessizleşiyor. Turistlerin çoğu da zaten genelde gündüz büyük gemilerle uğruyorlar buraya.  
Amalfi’den yaklaşık yarım saat uzaklıktaki Positano, bizim denize girme durağımız oldu. Buraya kadar Amalfi ve Ravello için söylediklerime ek, muhteşem bir deniz ve çok daha fazla renk…Deniz için hemen teknemizin yanaştığı ana plajı tercih etmek yerine, araştırıp, başka gezginlerden not ettiğimiz Fornillo’ya geçtik. Yürüyerek beş dakika mesafede, bir sonraki koy Fornillo. Burada birçok tesis var, hepsinin şemsiye & havlu & duş mönüleri var. Biz yemeği de orada yeriz dediğimizden, baya Türk usulü, ismimize hesap açtırdık, “yedik, içtik, yüzdük” bir güzel.  Tercihimiz, Ferdinando’nun Yeri’ydi J. Güzel de bir pizza keyfi yaptık, deniz sonrası. Denizi de harikaydı, yer yer epey soğuk akıntı olsa da, balayındaydık ve deniz tatili olmalıydı bir kısmı! Positano’da manzaranın, çiçeklerin sıcacık “ada havası”nın dışında en çok aklımıza, damağımıza yer eden delizia al limone’ydi.  Hemen ana plaja nazır, La Pergola’da kahvelerimizin yanında yediğimiz limonlu profiterol görünümlü bu şahane tatlı buram buram limon kokuyordu. İçine limonlu muhallebi konmuş, limonlu kek desem yaklaşık bir tarif vermiş olurum sanıyorum. Positano her yönüyle hücrelerimizde, zihnimizde, damağımızda yer etti.
Amalfi’den Salerno limanına da tekneler kalkıyor, biz de değişiklik olsun, orayı da görelim diyerek Salerno’ya geçtik. Salerno, Amalfi’den Positano’nun ters istikametinde, bir liman şehri. Oldukça da büyükşehir imajıyla karşıladı bizi daha ilk görüşte. Sahil kasabası dokusundan uzaklaşmak hoşumuza gitmedi. Olabildiğinde çabuk Amalfi’ye döndük. Bununla beraber, Salerno’nun lojistik avantajını kullanarak, Napoli’den Salerno’ya trenle geçilip, Amalfi Sahilleri keşfine başlanabilir diye de düşündük, araba kiralamasak en mantıklısı bu olabilirdi. Yine de Salerno’nun zihnimizde, daha doğrusu damağımızda yer etmesini sağladık, en iyi pizzacılarından biri olan Trianon’da pizzamızı yedik ve hatta bitiremedik, paket ettirdik, geldik. Pizza kutusu ile İtalya’da dolaşmak öyle doğal ki, adeta çantanız gibi bir aksesuarınız oluyor bu kutular. “Trianon’da Tiramusu da yenmeli” notuyla, Salerno’dan ayrıldık. Amalfi’deyseniz yan komşu Atrani’ye uğramadan geçmek olmuyor. Sezon esaslı açılmadığından ve hemen gitmemizden evvel bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığından; denize girmek yerine, kahve molamızı Atrani’de aldık. Amalfi’ye girmeden önceki kıvrımı Atrani kasabası. Amalfi’ye kıyasla da oldukça küçük, sakin bir kasaba.
Amalfi Sahilleri’nin vazgeçilmezi Amalfi’den Capri’ye de kalkan turlar var, ancak biz bir sonraki durağımız olan Sorrento’dan Capri’ye geçmeyi daha uygun bulduk. Sorrento, çok güzel bir yer. Yine konum olarak da oldukça kullanışlı. Arabasız seyahat için yine burası kilit bir nokta olarak kullanılabilirmiş. Buradan Napoli’ye, Pompei’ye ulaşım oldukça kolay. Sorrento’nun limonu da daha bir başka. Hatta doğru limoncello için üzerinde Sorrento damgası olması gerekiyormuş. Karadan ulaştık ancak deniz ulaşımı için kullanılan ana merkez, Marina Piccola’da konakladık, yani küçük marinada. Ki aslında Marina Grande’den daha büyük burası. Buradan yukarı çıkmak içinbildiğimiz bir asansör kullanılabiliyor, öncelikle öyle yönlendirilince, biz de ilk çıkışımızı asansörle yaptık ve Sorrento’ya tepeden baktık, karşımıza Vezüv’ü aldık. Aşağıda birden fazla özel plaj var, yine denizin berraklığı büyüleyici. Asansörle bir parkın içine çıkılıyor, oradan sol tarafa gidince meşhur ana, alışveriş caddesi, Via San Cesareo’ya ve Tasso meydanına çıkılıyor. Yok eğer sağ tarafa devam edilirse de Marina Grande’ye varıyor yol. Özellikle, seramik hediyelikler, takılar, limonun envaiçeşit kullanımıyla sunulan hediyelikler, sabunları bir cadde üzerinde bulmak çok keyifli. Aynı caddede, birçok restoran da mevcut. İkinci akşam, dondurmalarıyla da ünlü, Mona Lisa’da yedik. İlk akşamsa tavsiye üzerine Marina Grande’de Taverna Azurra’da. Açıkcası deniz ürünleri salatası fena halde başarısızdı. Sorrento’nun en unutulmazlarından biri, buranın en güzel oteli olan Grand Hotel Excelsior Vittoria’nın kahvesiydi.
 
 
Bizim otelimiz olan Marina Piccola 73’ün hemen üstünde şahane manzarası ve müthiş güleryüzlü ekibiyle bizi büyüledi. Bahçesinden geçerek gittiğimizde adeta ikinci bir düğün dış çekimi için bu kez kocacığımın kadrajındaydım. Öncesinde de tesadüfen keşfettiğimiz, I Giardini di Cataldo Sorrento’nun unutulmazlarındandı. 
Burası halka açık bir limon bahçesi, bir aile işletmesi ve limoncello tadabileceğiniz en doğal yerlerden biri. Excelsior’u solunuza aldığınızda biraz ileride solda çıktı karşımıza, koyu renk dış kaplamayı görünce, merak ettik neresi olabilir burası diye yürümeye devam ettik, iyi ki de etmişiz. Sorrento akşamlarının güzel bir aktivitesi ise Sorrento Müzikaliolmalı. Tasso Tiyatro’sunda izlediğimiz müzikal, İtalyan şarkıları ve sıcacık ekibiyle bizi epey gülümsetti. Kulağımızın aşina da olduğu bazı İtalyan ezgileriyle harika bir 75 dakika’mız oldu Sorrento’da.
Sorrento’dan günübirlik gittiğimiz, Capri Adası’nı da çok sevdik. Açıkcası, kelimenin gerçek anlamıyla başımızı döndürdü. Capri’ye varır varmaz, hemen adanın tamamını dışarıdan dolaşmak için bir tura yazıldık, yaklaşık iki buçuk saat süreceği yazan turumuz neredeyse dört saat kadar sürdü. 25 kişilik küçük teknelerle, adanın etrafını gezmek, pek keyifliydi, bununla beraber Grotto Azurra’ya girmek için diğer tüm teknelerle beraber sıraya girmek gerektiğinden burada bir saatten fazla sıra beklemek zorunda kaldık. İçeride geçireceğimiz beş dakikalık deneyim için bu kadar zaman dalgalı denizde beklemek, aklımızı başımızdan aldı. Gece yemek yerken bile hala başımız dönüyordu. Adanın etrafını dolaşmaya başlarken, bir kayanın üzerinde “Capri Boy” bizi karşıladı. Ardından, doğal güzellikleri, doğanın üzerindeki insan eliyle yapılan güzellikleri gördük. Ünlü villalar, adanın meşhur “üç taşı” ; Il Faraglioni. 
Ve unutulmaz mağaralar, Yeşil, Beyaz ve son olarak uzun bekleyişimiz sonrasında muradımıza erdiğimiz Mavi mağara, Grotto Azurra. Burası sahiden büyüleyici, “aman kafalar çarpmasın” diye iyice kayığın içerisinde yatar vaziyette içeri girdiğiniz ve gün ışığı ile suyun büyüleyici bir maviye dönüştüğü bir mağara burası.
Karaya çıktığımızda, fünikülerle adanın üst tarafına çıkılıyor. Bu kez Capri’ye tepeden bakıyoruz. Meşhur saat kulesi, belediye meydanında hemen fünikülerden çıkınca bizi karşılıyor. Capri, müthiş manzaralı otelleri, villaları ve alışveriş olanakları ile meşhur bir ada kasabası. Anacapri’ye biz gitmedik, ama gitmek için otobüsler mevcut. Ziyaret edenlerin şıklığı, parfüm kokuları zaten adayı anlatıyor. Denizden gidilen yerlere uzun yürüşler sonrası karadan da ulaşmak mümkün, biz en yakınlarda olan Il Faraglioni’yi karadan görmekle yetindik. Hotel Punta Tragara, bu manzarayı geceli gündüzlü yaşamak isteyen, lüks severler için en doğru adres. İkinci Dünya Savaşı sırasında da Amerikan ordusunun, İtalya’daki üstlerinden biri olarak kullanılmış bu yapıda konaklamanın gecesi, dört bin avro civarı. Capri, şüphesiz sınır tanımayan bir lüksün adası. Hayat burada epey “lüküs” ! 🙂 
Ada gezilerimize, Napoli’de de hız kesmeden devam ettik. Napoli’ye varışımız ve o kaotik ortamda, arabayı nasıl teslim ettiğimizin detaylarına girip, büyüyü bozmak yerine, anısı bizde kalsın diyerek adalarla ve faydalı olabileceğini düşündüğüm notlarla devam etmek istiyorum.
Napoli’den önce hele ki de tarihe de meraklıysanız, Pompei’deki “küllerinden doğan” açık hava müzesini ziyaret etmeli, biz dışarıda bir firmadan sesli rehberimizi ve haritamızı almış bulunduk, oldukça geniş bir alan olduğundan gezmek için zaman ve fiziksel direnç gerekiyor. Elbette, yanardağ patlamasından dolayı küllerle adeta mumyalanmış insanları görmek, epey üzücü, bununla beraber alanda tüm şehirden şehre ait her alandan kalan yerleri görmek bir o kadar büyüleyici. “Balayında, geneleve eşiyle giden var mıdır ?”  diye de sorgularken buldum kendimi, beş odalı Lupanar’da kocamla taş yataklara ve duvardaki zihinleri zorlayan figürlere/ pozisyonlara bakarken. 
Napoli’den ziyaret edilebilecek, özellikle de uzun hafta sonları için gözde tatil mekânı, Ischia Adası. Hemen öte yanında daha sakin olan Procida Adasıbulunuyor. Napoli’den yaklaşık 45 dakikada katamaranlarla ulaşılan adanın kalesi, Castello Aragonese liman merkezinden yürüyerek 20 dakikalık uzaklıkta, bunun dışında adadaki diğer bölgelere ulaşmak için otobüsleri kullanmak gerekiyor. Özellikle haftasonu tatili başlarken, bir nevi metrobüsü andırıyor otobüsler, şoförler inip, insanları kapılardan sığsın diye ittiriyorlar. Bu adalar, kaplıca turizmi ile ünlüler, otellerin çoğu kaplıcalarıyla ünlü. Otobüsle ulaştığımız Lacco Ameno ise mantar figüründeki doğal kayasıyla meşhur. Denize girmek, keyif yapmak için güzel bir bölge burası. Procida ise, Ischia’ya kıyasla oldukça küçük. Şehir limandan biraz tırmandığınızda tepenin diğer tarafına kurulmuş. Biz sokak aralarında, yüzme hedefimize ulaşmak için mayolu, havlulu insanları takibe başladık. Meşhur Procida manzarasını karşımıza alıp, nefis bir koyda denize girdik. Artık dakikalarda havası değişen Güney İtalya bizi şaşırtamaz diye düşünürken, ardı ardına tanık olduğumuz iki hortum, balayı anılarımızın ilk sıralarında kendilerine yer edindiler. “Emekli olalım da Procida’da evimiz olsun” diye sayıklarken bulduk dönüş yolunda kendimizi.
Malum istikamet İstanbul olduğundan, bir anda şok olmayalım diye, büyükşehirde vakit geçirip, yumuşak bir geçiş yapalım diye, Napoli ve son olarak Roma’da vakit geçirdik, balayımızın son demlerinde. Napoli ile ilgili tek bir notum var, herşeye rağmen İstanbul aşkımı kabartan şehirdir kendisi. “İnsanı, yapısı İstanbul’a çok benzer” diyenler utanmalıdır, diye düşünüyorum. İstanbul bile daha güvenli ve özenli, Napoli yanında. Trafiği, trafikten anladığı bile İstanbul’dan bir adım geride. Arabalar yan aynalarını kapatarak kullanılıyor, herkes çok saldırgan. İnanılmaz göç alan bir şehir, tesadüf otelimiz, Palazzo Ruffo di Bagnara‘nın olduğu Dante Meydanında Hintlilerin bir kutlamasına denk geldik, pek de azınlık gibi görünmüyorlardı. Şehrin en güzel yanları ise, Galeria Umberto ve şahane makarna ve pizzasıyla A Taverna do Ré oldu bizim için.
Güney İtalya’da limon kadar dikkat çeken bir şey de kırmızıbiber, “corno” figürleri, kolyelerde, anahtarlıklarda hemen her yerde. Kötü gözlerden koruduğuna inanılıyor, ancak kendisine alamazmış insan, bu nedenle başkasının hediye etmesi gerekiyormuş. “Pulcinella” figürü ise bir diğer, şehir maskotu, siyah maskeli beyaz adam figürü, İtalyan komedi tiyatrosunun temsili, zamanla turistik bir vazgeçilmez haline gelmiş, Campania bölgesinde hemen her yerde karşımıza çıktı.
Son durağımız Roma! Garibaldi istasyonundan Trenitalya ile gittik, Roma’ya gittik. Yolun süresi uzadıkça ki en fazla 3 saat oluyor, bilet fiyatları düşüyor. Biz de günü birlik gittik, sonradan da yine not ettik, Napoli’de hiç kalmadan Roma’da konaklanıp, Amalfi Sahilleri’ne gidilebilirmiş pekâlâ. Roma’da günübirlik gezmenin en pratik yolu, üstü açık turist otobüslerini kullanmak. Biz de öyle yaptık. Haftasonu olduğundan epey kalabalıkta her yer, yine de şehrin büyüsüne kaptırdık kendimizi, dolaştık. Fontana Di Trevi’de aşka geldik, Pantheon’da ağzımız açık kaldık, Vatikan’ı tepeden görüp, kalabalığından şaşkına döndük. Navona Meydanı’na giden yolda, Er Faciolaro’da pek güzel karnımızı doyurduk. Karar vermesi zor oldu ama 150 çeşidin içinden en meyvelilerinden olmak üzere, Roma dondurmamızı Della Palma’da yedik. Roma öyle güzel bir şehir ki, insanı alıp götürüyor, bu kadar tarihi koruyabilmek, insanı kıskançlığa sürüklüyor. Kısa da olsa, son durak olarak seçimimizi Roma’dan yana yaptığımıza sevinerek, döndük Napoli’ye ve oradan da İstanbul’a.
B’iz B’ize göre bir rota izledik, balayımızda. Gezmeyi, keşfetmeyi seven çiçeği burnunda Uysal ailesi olarak, huzuru, aşkı, mutluluğu böyle bir keşifle harmanladık. Yorulduk, macera da yaşadık ama pişman değiliz, yine olsa yine yaparız! “Yol arkadaşınız”ın elinden tutun kendi keşfinize çıkın diyedir limon kokulu bu paylaşım da.
Aşk dolu keşifler !
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: