Aşka Veda _Can Dündar

 

Aşka veda etmek mümkün mü?

 
                                                   
Aşk ve Veda’ya dair olanlar Can Dündar’ın satırlarında Aşka Veda’da olarak yanaşıyor birbirlerine, iç içe geçiyorlar. Devrimci aşk’ın vedasından çok belki kabuk değiştirmesi detaylandırılıyor, derleme yazılarından oluşan kitabında Dündar’ın. Malum Aşk’ı tanımı çeşitli, süresi göreceli ve hatta oyuncuları dahi çeşitli. Üstelik, dönüşmekte tüm bu atfedilenler. İşte bu nedenle biraz da, karamsarlıktan uzaklaşmak adına, Dündar’ın da genellikle yazılarını sonlarında yer alan umuttan da ilham alarak, Aşkın Dönüşümü demek geliyor içimden seçki yazılardan oluşan bu kitaba. Çünkü, aslında Aşk’ın, insanlık veda etmedikçe hep “ihtimal dahilinde” kalacağı şüphe götürmüyor. 


Kitap, Can Dündar’ın aşka, onun oyuncularına ve oyuncuların bir araya gelerek var ettikleri ilişkileri ve kurumuna dair yazdıklarının titizlikle düşünülerek derlenmesiyle sunuluyor okuyucuya. Önce, kendi içinde bu kadar çeşitlilik gösteren, bizim dilimizde de oldukça zenginlikle ifade edilen “Aşk’a Dair” olan anlatılıyor; ne halden ne hale geldiği, 3 harfe sığdırdığı heybeti..Aşk, kaynağını bulduğu insan hikayeleri üzerinden anlatılıyor Dündar’ın satırlarında; tam da burada bir kere daha kanıtlanıyor, aşkın, “aşık olana göre” olduğu. Yazıların birkaçı Sevgililer Günü’ne dair, ki burada dahi ‘göre’lik kendini belli ediyor. Bence, .dilimiz de buna ortam hazırlıyor. Aşk’a ömür biçilirken, kimileri ‘sevgi’nin sonsuzluğunu vurguluyor, kimileri sevgi ve saygı üzerine ‘kuruyor’ yuvalarını, kimileri aşkla ‘yapıyor’ yuvalarını. Belki de bu yüzden Aşıklar Günü’müz yok kutlanmaya kadir. Tabii bir de kutlama kısmı var ki, tüm kırmızılığı ve süsü içinde yazısız bir ‘yapılması gerekenler’ listesi ile karşımıza çıkıyor. Kimileri, o gün listeye harfiyen uyup, ‘tik atmaktayken’ kimileri lanetlemekle geçiyor içinden. 

“Aşk’ın Kudreti”ne dair yazılanlar da bu kudreti yaratan aşkı yaşayanların, yaşamışların hikayelerinden derlenmiş. ‘Dağ’da, ‘sokak’ta ya da bir ‘otobüs durağında’ bu kudretin peşinden gidenlerin hikayeleri farklı bedenlere bürünürken, yine tanıdık 3 harf var kesişim kümesinde. 

Aşkın bu kudretinin nereden geldiği de yazılmışlara da yapılan atıflarla tekrar sorgulanıyor; aşkın mahkum ‘edildiği’ imkansızlık mıdır bu kudretin kaynağı ve ‘vuslat’ hayaliyle, hasretleriyle mi beslenmektedir, yoksa ‘mutlu son ve/ veya başlangıçlar’ mıdır ? 

İşte belki de buradan yola çıkarak, ikinci bir bölüm oluşuyor seçkilerden, “Eros’un Yeni Yüzleri“ni tanıtılıyor, aşkın dönüşümüne, aşkın değişen oyuncuları üzerinden ve oyuncuların ait olduğu ‘kuşak’ların farklılıkları üzerinden bakılıyor. Kadın, şiir yazmaya başlıyor, erkek önce metroseksüelliğin sonra überseksüelliğin peşinden gidiyor, yüzyıllardır üzerine yapışmış, genlerinde barınmış ‘özü’ ‘deprem’ler ve belki travmalarla dönüştürmeye çalışıyor. Erkek böylece dönüşmeye çalışsın dursun, ‘modern kadın’ yine Seymen Ağa’nın hayalini kuruyor, ‘iktidar’ın peşinden gidiyor. Ego patlamalarının aleviyle yanıyor. Kadının toplumdaki rolü, erkekle arasındaki iktidar mücadelesindeki dengeler de dönüşüyor. Sevişmesini bırakın, erkeğini kendi seçmesi dahi yasak kadının devrimi Behzat Ç.’nin ‘savcısı’ olarak ete kemiğe bürünüyor. Savcı, korkusuzca “seninle mutsuzluğa varım” diyor Behzat’a. Ben de bu satırlarda sevdiğim bir arkadaşım paylaşımını anımsıyorum, “Beyaz atı, ankastre mutfağı boş ver, sen gel” diyen devrimci ‘prensesi’ aradığını söylüyordu o da. Patlamalıydı ‘idealize’ mutluluk balonları ve böyle devrimsel sloganlar yazıyordu, dönüşen bu kadının elindeki dövizlerde. 

Yıllarla farklılaşan Aşk’a dair yazılanlar ise kullanılan kelimelerden, yazılan şarkılara kadar her yerde kendini gösteriyor. “Aşkın Dünü, Bugünü”nün detaylarında , şimdilerde kodlandırılarak anılan kuşakların yaşanmışlıklarının nasıl da ciddi bir değişimi kanıtladığı görülüyor. “70 Model Aşklar” yaşamış, BB( babyboomer) kuşağı, sevmek bir yana sadece ‘konuşabiliyorken’, X kuşağı ‘arkadaş olabiliyordu’, bir kıvılcımla başlayan volkan olan arkadaşlıklar yaşanıyordu. Sonrasındaysa ‘sevişebileceğini’ ve hatta ‘sevmenin bir ömür sevişmenin bir dakika olduğunu’ öğrendi bu arkadaşlar, bir sonraki olarak gelen Y’ler ise ‘çıkmaya’ ve hatta ‘takılmaya’ başladılar, ‘Yakaladıklarını Muck Muck’ yapıyorlardı. Şimdilerde ise Dündar’ın yazılarına yeni yeni konu olmaya başlayan, Z kuşağı ‘dürtmek’ deyince, ‘beğenmek’ deyince daha iyi anlıyor, duyguların ‘derinliğini’.

Dündar, Veda’sına yakın, “Aşksızlığa Dair” yazmışlarıyla, Aşk’ın ve aşkla ilişkili olanın, örneğin ayrılığın da tadının kaçtığını yer yer şarkı dizeleriyle, yer yer yine ‘aşksız’ların hikâyeleriyle sıralıyor. Şarkıların dizelerinde de görülüyor. Artık fazlaca rahatça konuşulan ve hatta yaşanan sekse dair olanı “sekssiz aşk”tan, “aşksız sekse” dönüşümün izlerinin peşinden giderek anlatıyor. ‘Beraber olma’nın tabusunu yıkıyor ‘seks yapmak’, üstelik daha ulaşılabilir oluyor, belki partnere değil herkes için ama kiminle, neyle ve hatta nasıl yapıldığına tanık olmak çok kolay artık. Seks başrolde ve aşk bulana ait kalmakta. Seksini aşkla yapabilenler kadar nadir evliliği haz ile kombinleyenler. Bu patlama ne yazık ki erken geliyor geç kalmış toplumumuza. Cinsel organlara giden kan sanki kalpten pompalanmıyor artık.

Lolitalar ihtilalde artık, ancak bence bu ihtilalin mağdurları yine onlar, belki giyotine değil ama başka bir kopuşa; kürtaja doğru sürüklenen bir sona gidiyor birçoğu. Peşinde koştukları bağımsızlıkları gibi görünse de, zihinler ve kalp, bedene mahkum ediliyor. Tabii burada kitap baskıya öncesinde girdiğinden ayrıca bir başlık olarak yer almayan, kadının bedenine sahip çıkma savaşı gündeme geliyor. “Devletle regl sohbetleri” yapılmaya başlanıyor bir yandan, devletin eli’ne vurmaya çalışırken sanki işin özünü kaçırıyoruz gibi geliyor bana. Can Dündar, Aşk’ı ancak ve ancak ‘içeriden yıkılabilecek bir kale’ olarak tanımlarken, ben de kadının yüzyıllardır unutturulduğu bedeni üzerinde yapacağı ihtilalin önce içeriden koruma altına alınması gerektiğini düşünmeye başlıyorum, üstelik korumaktan kastım , ne doğum kontrol hapları ne diyaframlar. Bedenine mahkum edilmiş kadın, “Haz peşindeyse” elinde dondurma en yakışıklının peşinden koşturuluyor, çikolatasını ısırırken dünyaya en kaslı ve hatta aslında kendi gibi beden mahkumlarıyla açılmanın hayalini kuruyor. Bu ‘ boyalı düzeni’ yıkmalı kadın, gibi geliyor bana; hazzını evliliği ya da ilişkisi içinde, seksini aşkla birleştirmesinden ve bedeninden önce kendine güvenmesiyle kendi zırhını oluşturabilecek. Ve ancak o zaman kadın mahkum edildiği, bedeninden sıyrılacak ve zevkle yaşayacak bedeninden öte zihnini özgürleştirecek. 

Tüm bu dönüşüm analizleri, ‘yaşanmış hikâyeler’den sonra bile veda edilesi gelmiyor bana, 
‘kuraklaşmaya başlayan sevda’. Belki de bu yüzdendir başa dönüp tekrar okuyorum, kitabın ismine rağmen en önden söyleneni; “Aşk, devrimcidir.” ve vedası sadece “âşıkların birbirini yemesiyle” mümkün olabilir. 


http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/edebiyat/2012/08/18/aska-veda-etmek-mumkun-mu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: