Eleni’den Mektuplar

Issız bir adaya düşseniz yanınıza ne alırdınız?



“Issız bir adaya düşseniz yanınıza ne alırdınız ?”sorusu bu kez “gerçeklerimi” olarak cevap buluyor, Eleni’den Mektuplar sahnesinde. ‘Adaya düşmek’ popüleritesini de aslında, kendi gerçeklerimizden alıyormuş, bunu bizi fark ettiriyor. Kendi ada kurgularımızı ve gerçekliklerimizi yaratan bizler, aslında bu kurgularımız içerisinde, gerçeklerden uzak durarak, onları öteleyerek kendimizi güvende hissettirmeye çalışıyoruz aslında. 

Sevilay Saral’ın kaleminden çıkan ve Metin Göksel’in sahneye koyduğu, bgst oyunu Eleni’den Mektuplar, karşı kıyıdan değil, bizim ‘adamız’dan bizi bize anlatıyor. Nam-ı diğer Edibe’nin ölümü ardından, yıllar yılı kendi adacıklarında yaşamış çocuklarının kendi ‘ana’karalarını keşif hikayesinin anlatıldığı oyunda, mübadele tarihi de “ada yayınları” ‘ders kitaplarının’ dışında tekrar yazılıyor. Dünya Anadil Günü’nü kutlamalarına yakın bir tarihte oyunu izlemek ise ayrı bir sorgulama uyandırıyor insanda. Annenize annenizin dilinde “annem” (μητέρα μου) diyememenin sarsıcı vurgusu çok naif bir şekilde kendini hissettiriyor. Ne yazık ki ‘kutlamak’ yetmiyor, zaman geçip gidiyor, kimlikler değişiyor, yalnızca satır arasında dilegelebilen saklı kalmışlar da ‘kumun altına’ mahkum oluyor. ‘Müsade edildiği’ ölçüde yaşanıyor hayatlar, Eleni, Edibe’ye dönüştürülüyor. Çalıkuşu Feride’ler kabul görüyor. 

Sevdiğim okul arkadaşım Duygu Dalyanoğlu (Feride) ve bgst’nin profesyonellerinden İlker Yasin Keskin’ in (Adnan) oyun boyu süren, yüksek enerjisi, tüm ‘acı’ gerçeklere rağmen yüzünüzü güldürmekten geri durmuyor. Bgst’nin keyifli üslubu, Cüneyt Yalaz’ın ( Diyojen/ Doktor) duayenliğiyle de harika bir seyir keyfi sunuyor. Pelin Batu ve Zeynep Okan’ın dönüşümlü oynadığı Edibe (Eleni) rolünde benim izlediğim Zeynep Okan ise duru oyunculuğun hakkını veriyor. Çok uzun repliklere ihtiyaç duymadan, seyirciye duyguları çok zarif bir dille sunuyor. Oyun boyunca fon müzikleri tadında yer alan melodiler ise seyirciye ulaşan ayrı ayrı bir duygu dokunuşlar. 

Kendi ‘ana’karalarımızı keşfetmemiz için illa da Musa gibi asa ile denizi yarmaya hiç gerek yok aslında, bizi ayrı düşürdüğüne inandığımız denizin üzerinden yürüsek, ‘öteye’ geçmeyi başarsak, her şey kolaylaşacak. Yüklerimizi atıp, daha sağlıklı ve arınmış bir ‘biz’ olabileceğiz. Keşif, boğulmadan, bilek seviyesindeki suyun olduğu o yolu bulup, öte yana geçmek, doğru izlerin peşinden gitmek. Ve yazılan tarihi, bazen saklı kalmış sarı sayfalarda bulduracak, gidilen yol ya da bazen küçük bir kız çocuğunun korkulu gözlerinde, maksat tarihin insanla yazıldığını unutmamak olmalı ve açılan yaraların da aslında insanca çok basit iki kelimeyle en azından pansuman edilebileceğini hatırlamalı bazen..

Maya Sahnesi’ne uğrayın, Eleni’nin satıraralarında siz de kendinize dair bir şeyler bulabilirsiniz..

İyi seyirler !

http://mimesis-dergi.org/2012/02/issiz-bir-adaya-dusseniz-yaniniza-ne-alirdiniz/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: