Hayatlarımıza cemre gibi düşen film: Amélie

Le fabuleux destin d’Amélie Poulain /Jean-Pierre Jeunet

İlk cemre düştü daha çok yeni havaya ancak henüz soğuklar kırılmış değil. Kış henüz uzaklaşmıyor ve bu fonda yapılacak en güzel şeylerden biri de DVD arşivlerini karıştımak oluyor çoğumuz için. 

Battaniyelere sarılıp, sıcak bir (damak zevkinize göre) eşlik edeninizle evde film keyfi için en uygun koşullar sağlanmış sayılır. Filmimiz ise 2001 yapımı, Jean-Pierre Jeunet’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmi Amélie, original ismiyle Amélie Poulain’ın Masalsı Kaderi. 

Film, aşıklar kentinden; güncel bir ‘masallar diyarı’na dönüşmüş Paris’te ve hatta şehrin de en masalsı bölümü, Montmarte’da geçmekte. Her izlenildiğinde ve özellikle de izlenilen zamana adapte olarak, insanda yeni açılımlara neden olabilecek bir film Amélie. Masalsı dokusu, izleyiciye, çok da ortaya dökmediği hayalci yanını hatırlatıyor. Adeta “sende de var aslında, hatırlamaya ne dersin ?” diyor. 

Amélie, oldukça yalnız büyümüş bir çocuk. Tabii bu yalnızlık, fiziksel olarak çevresinde insan eksikliğini yaşamasının tarifi, yoksa oldukça geniş olan hayalgücü sayesinde epey dolu geçmiş çocukluğu. Doktor olan babası ile özellikle fiziksel iletişimi periyodik olarak yapılan muayenelerle sınırlı ve bu periyodik “bakım”larda heyecan kaynaklı kalp çarpıntısını bir türlü geçiremediğinden, babası kızının “hasta” olduğuna kanaat getiriyor. Bundan sonra arkadaşsız, tek başına bir hayata devam ediyor Amélie. Annesini de traji-komik bir şekilde kaybettikten sonra, babası ile de oldukça mesafeli bir çocukluk ve ardından, gençlik dönemi yaşıyor. Sessiz ve naif bir karakter olsa da, sosyal etkileşim gerektiren bir işte çalışıyor, bir kafede garsonluk yapıyor. Tabii ki burada da hayatını kazanırken, dünyasına da birçok renk katıyor. Yüzünü güldüren şeyler de oldukça yaratıcı; çekirdek dolu çuvala elini usulca sokmak, Amélie’ye büyük bir mutluluk veriyor mesela. 

Sessiz sakin yaşadığı bu hayatında, Lady Di’nin ölüm haberini aldığı akşam karşılaştığı sürpriz ise ona bambaşka bir kapı açıyor, ya da belki bir duvarı yıkıyor demek daha doğru. Gözlemlediği hayatlara dokunmaya başlıyor Amélie. İnsanlara, mutluluğu yaşatmanın zevkini ‘uzaktan’ da olsa izliyor ve böylece devam etmeyi seçiyor. Elbette ki ‘kötü adam’ların da yaptıklarının karşılıklarını almaları için nasiplendiriyor, bir diğer yandan. Yıllardır ‘saklı’ kalmış kutular açılıyor, beklenen sevgiliden bir türlü ulaşmayan mektuplar bulunuyor, TV’de programlar akıyor ve uzun zamandır çarpmamış kalpler atmaya başlıyor ve hatta minik bir cüce dünyayı dolaşıyor. Amélie ise sessizliğini sürdürürken, hayal kahramanının peşinden gidiyor. Aşkı belki ‘yıldırım’ (coup de foudre) hızıyla oluyor ancak, Renoir tablosundaki kızın suyunu yudum yudum içmesi misali, yavaş yavaş yaklaşıyor hayaline. 

Hikâye oldukça sıcak, Amélie rolüyle gönüllere akan, Audrey Tautou tam da hakkını veriyor karakterin. Amélie, gerçekçiliğimizden bizi biraz olsun soyutlayan bir film. Hayaleri, hayatın masalsılığını çocuklukta bırakmamak gerektiğini hatırlatıyor. Son zamanlarda oldukça gündemde; yeni jenerasyon, nam-ı diğer Y jenerasyonu ( özellikle 1981-1999 dönemi doğanlar), son derece gerçekçi bir jenerasyon olarak hayatlarına devam ediyorlar, hayal kahramanlarının yerini, numerik veriler almış durumda. Kendi hayatlarını, kendi sosyal çevrelerini inşa ediyorlar ve mümkün mertebe hayal kurmuyorlar. Narsizim tehlikesi ise çok yakında. Yarattıkları dünyalarında, sadece onlar var ve en iyisini onlar yapıyorlar. Hayal kurmak akıl işi değil, onların işi de değil.

Amélie ise bir önceki sayılabilecek, X jenerasyonundan, hayallere daha önem veriyor. Yalnızlığını yaratıcı dünyasıyla paylaşıyor ve aşkı da hemen değil, sindire sindire hayatına katıyor. Biraz sıradışı olmakla beraber, kendinden önce hep diğerleri geliyor, mutluluğu başkaları üzerinden tanımlıyor önceleri. Ancak giderek kendini özgürleştiriyor ve onların gizli kahramanları olmaktan, kendi hayatını da renklendiriyor, hayal dünyasındansa vazgeçmek yerine, hayallerine, başka bir hayalciyi ortak ediyor. 

Y’lerin hayallere karşı olan rezistansına rağmen, son dönemde görülmekte ki, mutluluk artık sadece maddi olgularla temellendirilmiyor. İçinde bulunulan ekonomik sistem bile, kendini “sosyal fayda” üzerinden yeniden tanımlamaya başlıyor. İşte tam da bu nedenle 2012’de izlenen Amélie, başka hayaller kurduruyor insana, genlerine rağmen. Biraz X’leşmek gerektiğini, gerçeklikle zincirlenmemek gerektiğini hatırlatıyor. Ayaklar, yere sağlam basarken de duygusal zeka kuvvetlenebilir ve “başkasını mutlu ederek” mutluluk yakalanabilir, hissini uyandırıyor. Etrafa, her zaman baktığımızdan biraz daha masalsı baktığımızda bile, neler fark edebileceğimizi, neleri fark ettirebileceğimizi hatırlatıyor Amélie. 


Gerçekler bir yere kaçmıyor, ancak zihninizi hayallerle beslediğinizde, onlar gerçekleri bile başkalaştırıyor, bunun en canlı örneği belki bu yazıyı bile size okutturan, peşine düşülmüş bir hayalin, gerçeklikle harmanlanması sonucu değil mi; yoksa o sadece “ısırılmış bir elma”dan ibaret mi ?

http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/sinema/2012/02/21/hayatlarimiza-cemre-gibi-dusen-film-amlie

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: